Son mesaj - Gönderen: İSLAMOĞLU - Cumartesi, 29 May 2010 14:58
Alemlerin Efendisine En Güzel Hediye, Her Gün 100 Salatı-ı Şerife .."Allahumme Salli Ala Seyyidina Muhammedin Ve Ala Seyyidina Muhammed"
 
Haberler

Haberler->Makaleler   
Sanal Alemin Zehirli ve Yalancı Aşk Ziyafetlerine Aldananlar.

Sanal Alemin Zehirli ve Yalancı Aşk Ziyafetlerine Aldananlar.


Sanal alemin yalancı aşk ve ziyafet sofraları olan msn ler ve chatler hayatımıza girdikten sonra, bu aleme oturan bay ve bayanların mutluluk ibreleri birden düşüşe geçti, boşanma oranları artışa geçti,bu içi pis dışı süslü sofraların havasını suyunu alan bay ve bayanlar azışa geçti,sevgi depolarını bu alemin yalancı iltifat sözleriyle doldurdular.bu cesaret ile yanılgı ile dolu çıkınlarının kuvvetiyle zinaya günaha doğru hücuma kalktılar.

Sanal Alemin yalancı aşk sofralarından şehvet şaraplarını,fantezi haplarını yalancı adamların elinden içenler küçük lezzetler için iman ve kuran gemilerini yakmayı göze aldılar,iffet ,şeref kalelerini yıkma çılgınlığına girdiler, sonu pişmanlık, getirecek maceralara gözü kapalı atladılar,imanın dinini şerefini küçük geçici heyecan dalgalarına teslim etme divaneleğine girdiler..

Bu sanal alemin sanal adamlarına aşık olanlar,leylanın delisi,aslının divanesi oldular.ferhat olup evlilik dağlarını gayri meşru yollar için devirdiler,şirinin namusunu paralamak için iman ve şeref dağlarını yıkıp geçtiler.

Bu sanal alemin vehmi, farazi, yalancı aşk kasırgalarına tutulanlar yalancı aşkların,zinaların,acımasız rüzgarlarında savruldular şehirden şehre,

Bu sanal alemin yalancı aşk masallarına aldanan ve mağdur olan kırmızı başlıklı kızlar ve kadınlar bu vahşi ve acımasız ormanlarda sanal ormanın kartlaşmış kurtlarına yem oldular. ve olmaya devam ediyorlar.

Bu sanal alemin ilk şaşkın aşıkları her ne kadar başta afakanlar basıp bocaladıysalarda şaşkınlıkları gidip damarlarına msn tutkusu ve sanalın gizliliği zerk edilince çabuk uyum sağladılar bu alemin aşk sofralarına.

Bu sanal alemin yalancı aşk sofralarındaki gayri meşru aşkın katı gaz yada sıvı pisliklerini bay ve bayanlar miski anber zannedip ruhlarına kalplerine akıllarına ve iffetlerine izzetlerine bulaştırdılar.

Bu sanal alemin şeytani ve hayvani aşklarının tuzaklarına düşenler bu yalancı aşklarına bedel mehir olarak dünyada çocuklarını,eşlerini,iffetlerini,şereflerini,bazen de imanlarını,dinlerini vermek zorunda kaldılar.

Bu sanal alemin sefahet sofralarına oturup aşkın zehirli şarabını içenler msn ve chatların toz pembe dünyalarında ve ,yalancı tatlı düşlerinde ahmakça,hayasızca gezdiler yalancı şefkat ve rahmet kucaklarında aşk sarhoşu olarak.

Bu sanal alemin aldatıcı ve yalancı kahramanlarına aşık olan
evlililer zina ve sadakatsizlik haplarıyla, bütün dert, tasa, elem ve kederden kurtulup psikolojilerini, biyolojilerin ve, fizyolojilerini düzeltiler.

Bu sanal alemin günah ve haram sofralarındaki msn ve chatın loş ışıkları altındaki salonlarında baş başa kalan bay ve bayan aşıklar üçüncülerinin şeytan olduğunu,şeytanın senaristliği ve yönetmeliğinde bu dramatik ve trajik filmleri çevirdiklerini unuttular.

Bu sanal aşk sofralarındaki alemin adamlarına aşık olan evliler dinin,aklın, kalbin, ruhun, vicdanın sesine kulak tıkayarak onların sesini değil,nefsinin hissiyatlarının,şeytanın sesine uydular.

Bu sanal alemin yalancı zehirli sofralarına üşüşen bayanlar ilgisizlikle, vehmi mutsuzluklarla bozulan psikolojilerini aşk tatlıları ve iksirleriyle düzelttiler.ama aşık olmak hastalığının ilacının nerelerde olduğunu bulamadılar.

Bu sanal alemin yalancı dünyasında leyla yada ,mecnun arayanlar altın ve mücevher kıymetinde ki aşk yerine sufli duyguların tercümanlığını yapan cam parçacıkları hükmünde olan uçkur ve sefahet aşkları buldular.

Bu sanal alemin yalancı dünyasında rüzgarın önünde savrulan yaprak gibi , evlisi,genci yaşlısı bu yalancı aşkların kasırgalarında, yalancı rüzgarında savruldular iffetsizlik,günah,haram,bataklıklarına doğru.

Bu sanal alemin büyüsüne kapılıp ,yalancı aşklarının sofralarına dadanan ve kalbin safi sevinçlerinden,ruhani sürurlarından ve lezzetlerden nasiplenmeyen insanlar gidip aşkın yalancı ve zehirli lezzetlerinden medet umdular.

Bu sanal alemin büyülü ışıltılı meraklı yerlerinden olan chat odalarına ve riyakar maskelerin takıldığı msn muhabbetlerine girenler yağmurun altında durayım ama ıslanmayayım mantığı gibi hareketle chat odalarında msn kapılarında gezipte bir aşk yankesicisine kendimi kaptırmayayım mantığıyla hareket ederek msn ve chatta yabancı erkeklerle konuşayım ama onlara aşık olmayayım fikrine aldandılar.Bu aşk yankesicilerine çok şeylerini kaptırdılar.

İnternetin bu sanal dünyasında bir tarafta hakkın dükkanlarında sudan ucuz bir fiyata elmas hakikatleri olan aşkı beka,iffet,şeref,namus,haya,kulluk vb gibi helal şeyler satılıyordu.

Öteki tarafta şeytanın chat ve msn dükkanlarında pahalı pahalı yalancı ,vehimi ve behimi
aşkı faniler, iffetsizlik, yalan,menfaat,çıkar,zina fuhuş ve haram satılıyordu.
Kim ne istiyorsa gidip onu alabiliyor..
Hakkın dükkânları sinek avlayıp ,ebedi sonsuz ve sermedi hakikatlerine müşteri bulamazken
Şeytan ve nefsin sefahet balonlarını ve medeniyetinin fantezilerini satan dükkanlar tıka basa dolu,
Acaba şeytanın dükkanı müşterilerine kendilerinden yaptıkları günah ve haram dolu alışverişlerinden dolayı cehennemde 5 yıldızlı tam pansiyonlu yada sonsuz bir tatil mi vaat ediyor ki bu kadar müşterisi bol..

Allah bizi sanal alemin yalancı aşk ziyafetlerine icabet edip aldananlardan değil Rabbimizin ebedi sevimli ve sermedi cennet sofralarındaki ziyafetlerine iman ibadet ile icabet edip nasiplenenlerden eylesin. Amin.



Gönderen İSLAMOĞLU, Pazar, 19 Ekim 2008 20:33, Yorumlar(0), Hepsini Oku
CHAT/SOHBET

Selam aleyküm

FIRTINA GENÇLİK chat/ sayfasina hosgeldiniz..

Bugun chat odasi acip oradan islami hizmet edecegini sanan gaflet icindeki aciz ve bicare insanlar chatten meded ummaya devam ediyorlar.
- Chat odasina giren bir cok kisi tanismak ve karsi cinsden birini bulmak icin giriyor.
- Niyeti evlilik olmasada bir bayan yahut bay oraya girdiginde gayesi kendince mesru buldugu bu pislik ile karsi cinsle sohbet ederek kendini tatmin etmeye calisiyor!!!
- Kasaptan bir parca düser umuduyla ciger bekleyen kediler gibi chat odasina girerler bir enayi düserde tavlarım misali oralarda dolaşıyor.

İYİ NIYET ASLA YOK!!

Sinek küçüktür mide bulandırır. Senin küçük gördüğün bir çok aileyi yıkıyor. Bir cok gencin hayallerini bitiriyor. Zinaya yol açtığı için chat sitesi yapan herkes ahirette ağır bir hesap vereceklerdir. Onlar bu ziyaretçi çekme hit kazanma hevesleri yani dünyalık menfaatlerinin bedelini cok ağır ödeyeceklerdir..

CHAT MURDARDIR...

Iyi birsey yapamıyorsan bari cehennemi garantileyecek işler pesinde koşma

**




*****

Müslümanların karşı cisten yabancı bir insanla chatleşmesi caiz midir?


Değerli Kardeşimiz;

Bir müslümanın başka Müslüman kardeşleriyle ister karşılıklı isterse sanal ortamda olsun konuşup dertleşmesi güzel bir şeydir. Ancak bu aynı cins olanlar içindir. Bir erkeğin bir kadınla konuşması ise bazı yönlerden dikkat etmeyi gerektirir.

Örneğin aşk, sevgi, gıybet, yalan ve şehevi hisleri uyandıran şeylerden olursa bu kesinlikle doğru değildir. Bu konuda kişinin evli veya bekar olması fark etmez. Evli birinin günahı ise daha fazla olur.

Fakat dini konularda Allah’ı, ölümü, ahireti ve dini duygu ve düşünceleri hatırlatan konuşmalar olursa elbette bunlar yasak olmadığı gibi sevabı da vardır. Ölçünüz bu olmalıdır. Bu ölçülerle hareket ettiğiniz zaman günaha girmeyeceğinizi ve kendinizi koruyacağınızı söyleyebiliriz. Ayrıca yaptığınız işi bir de vicdanınıza sormanızı tavsiye ederiz. Vicdanınız rahat değilse o işten vazgeçiniz.

İleride evlenecek iki çiftin, sadece yanlarında akrabalarından birer kişi bulunmak şartıyla bir yerde oturup yalnız konuşmaları caizdir, hatta sünnettir. Fakat flört tarzı ilişkilerde kadın ve erkeğin yanlarında akrabaları bulunsa bile konuşmaları caiz değildir. Dinimiz zinayı yasakladığı ve haram saydığı gibi zinaya götüren yolları da tıkamış ve haram saymıştır.

Aynı şekilde de internetten tanışılan birisi ile istediğiniz gibi havadan sudan konuşmak ve chatleşmek caiz değildir. şayet ona islamiyeti anlatıp sevdirmeye çalışsanız o başka meseledir. Yoksa başka tarzda konuşup sohbet etmek insanı yanlış neticelere götüreceğinden caiz görülmemektedir.
Ayrıca Sağlam ailelerin ve aile bağlarının kurulabilmesi ve tesis edilebilmesi için, evliliğin sağlam temellere dayandırılması gerekir. Bu nedenle, İslamiyet görücü usulü teşvik etmekle beraber, adayların birbirleriyle görüşmesini de esas kabul etmiştir.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, birbirlerini hiç tanımayan ve ailece de tanışmayan iki kişinin internette birbirlerine verdikleri ifadelere güvenip de evlilik gibi ciddi bir işe yeltenmemeleri gerekir. Çünkü, bu şekilde ki bir tanışma hüsran ile sonuçlanabilir. Bizim kanaatimiz sizin veya herhangi bir insanın böyle bir yöntemle evliliği seçmemesidir.
Selam ve dua ile...

Sorularla İslamiyet Editör




Gönderen İSLAMOĞLU, Pazar, 19 Ekim 2008 20:22, Yorumlar(0), Hepsini Oku
Gülen’in Bursa planı: İngiltere’nin mi, Humeyni’nin mi izinden?

Gülen’in Bursa planı: İngiltere’nin mi, Humeyni’nin mi izinden?



Fethullah Gülen’in Amerika’da kalmayı sürdürmesine imkan sağlayacak vize başvurusunun reddedilmesinden sonra “cemaat”in arayış içine girdiği belirtiliyor.

Vize başvurusunun mahkeme tarafından ilginç ve detaylı bir gerekçeyle reddedilmesi beklenen sonuç olmadığından, “cemaat”in önde gelenlerinin bu sürpriz karşısında nasıl davranılacağını tartıştıkları bildiriliyor.

Hürriyet gazetesinin Ankara temsilcisi Enis Berberoğlu, 28 Haziran 2008 tarihli yazısında bu konuyla ilgili şu bilgiyi aktarıyor:

“Fethullah Gülen Hoca’nın İran Molla rejiminden hazzettiğini hiç sanmıyorum. O yüzden ‘Humeyni gibi dönecek’ benzetmesine alınması ve düzeltmesi doğaldır. Ama ve lakin cemaate yakın bazı işadamlarının, ‘Hocaefendi Bursa’ya yerleşecek. Hem Ankara, hem İstanbul’a yakın, İzmir’e de öyle’ tarzı hazırlıklarına ne demeli?”

Bu bilgide iki unsur var. Biri Gülen’in Bursa’ya yerleşmeyi planladığı. Diğeri ise (Berberoğlu’nun merakını tahrik eden) Gülen’in neden Humeyni gibi Bursa’yı seçtiği.

Gerçi vaktini sürekli olarak Humeyni benzetmesini yalanlamaya harcayan Gülen’in Humeyni’nin izinden gittiğini düşünmek akılcı değil. Ama insan sormadan edemiyor: Neden Bursa?

Gülen’in Türkiye’de yerleşmek için Bursa’yı seçmesinin tesadüf olmadığına kuşku yok da bu tercihin amacı ve hedefi acaba ne olabilir?

Berberoğlu’nun ima ettiği konu, Ayetullah Humeyni’nin de Türkiye’deki sürgün günlerinde (4 Kasım 1964-Ekim 1965) Bursa’da ikamet etmiş olması. Hatta Bursa’da bulunduğu sırada, daha önce Vesiletu’n-Necat isimli kitaba yazdığı şerhi bağımsız bir kitap haline getirmişti. Bu kitap, kapsamlı bir ilmihal olarak Tahriru’l-Vesile adı altında yayınlanmıştı.

Humeyni’nin öğrencilerinden Rıza Üstadî, “İmam Humeyni’nin Eserleri” isimli makalesinde Humeyni’nin Bursa günleriyle ilgili şu ilginç bilgiyi veriyor: (“İmam Humeyni” kitabı içinde, Kenan Çamurcu edisyonu, Daruttakrib Yayınları, 1992)
“İmam Humeyni, Vesiletu’n-Necat’a bir haşiye yazmıştı. 1964 yılında Türkiye’de sürgündeyken bu haşiyeyi bir kitaba dönüştürmek üzere ve Vesiletu’n-Necat’ta bulunan eksiklikleri tamamlayıp yeni bölümler eklemek suretiyle çalışmalarına başladı. Bu arzusu, sürgünde bulunduğu müddet içerisinde mükemmel biçimde gerçekleşti. Necef’e gittikten sonra bu çalışmasını iki cilt halinde yayınladı. Böyle bir başarı elde etmesini güçlü iradesine bağlamak gerekir. Türkiye’ye sürgün edildiği zaman MİT memurları tarafından işkence yapılan bir bölümü götürülmüş ve duvardaki kanların rejime başkaldıran mollalara ait olduğu vurgulanarak korkutulmak istenmiş. Bunun üzerine onlara şu karşılığı vermiş: İnşallah onlar gibi olurum. Eğer onlar gibi olabilseydim siz şimdi benimle konuşmaz, onlara yaptığınızı yapmakla meşgul olurdunuz. İnşallah buradan çıktığımda onlar gibi olmaya çalışacağım.”

Gülen’i Bursa’ya çeken bu tür anılar olmasa gerek. Humeyni’nin Bursa’da geçirdiği günlerin İran’da saltanat rejimini sona erdiren ve cumhuriyeti kuran İslam devrimine hazırlık olmasıyla Türkiye’deki durumu karşılaştırmak da mümkün gözükmüyor.

Çünkü Türkiye’de zaten bir cumhuriyet var. Ayrıca bizzat Gülen’in kendisi, Humeyni gibi iddiaları olmadığını söylüyor.

Türkiye’ye dönme meselesini anlattığı söyleşisinde, demokrasiye katkı için yardımda bulunmaktan bile hâyâ edeceğini belirterek siyasetten ne kadar uzak durduğunun iyi anlaşılabilmesi için tavrını olabildiğince abartmaya çalışıyor.

Ama ille de bir mukayese yapılacaksa, belki Humeyni’nin İran’ı Batı hegemonyasının pençesinden kurtarması ile Gülen’in stratejisi değerlendirilebilir.

Humeyni, kendi ülkesinde saltanat rejimini yıktıktan sonra kurduğu İslam cumhuriyetinde Batının kayyumluğunda yürüyen modernleşme politikalarına son verip Batıya rağmen ve Batı dışı moderniteyi benimsemişti. Bu yönüyle Gülen Hareketi ile Humeyni’nin “nur inkılabı” arasında bir benzerlik var mı acaba?

Pek görünmüyor.

Çünkü Gülen Hareketi, Türkiye’de Batı himayesinde demokratikleşmeyi azimle savunuyor. Bu ise Humeyni’nin temelden karşı çıktığı bir fikirdi.

Humeyni, Amerika’yı “büyük şeytan” olarak nitelemiş ve küresel hegemonyanın merkezine başkaldırmıştı. Gülen Hareketi ise aynı merkezle uyum ve işbirliği içinde Türkiye’de siyasi rejimi dönüştürmeye çalışıyor.

Gülen’in Humeyni’nin izini takip ederek Bursa’ya gitmeye niyetlenmediğini bu kısa bilgilendirmeden çıkarabiliriz.

Peki acaba Mayıs’ta (2008) Türkiye’ye gelen İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’in Ankara ve İstanbul’un yanısıra Bursa’ya da gitmiş olmasıyla ilişki kurulabilir mi?

Çok zorlamadan bunun nasıl bir ilişki olabileceğini düşünelim bakalım:

Kraliçe Elizabeth’in Türkiye ziyareti sırasında protokol nedenlerle Ankara’ya, turistik amaçla da İstanbul’a gitmesi normaldi de Bursa’ya uğramasının manası pek anlaşılamadı. Meselenin ticari yönü gerekçe gösterilecek olsa Türkiye’nin bu açıdan öne çıkmış kentleri arasında Bursa’yı geçecek başkaları mutlaka bulunabilir.

Acaba Bursa ile “yeni Osmanlıcılık” arasında uzak mesafeden de olsa çağrışımlar kurma niyeti mi gizlenmişti Kraliçe’nin ünlü Bursa ziyaretine? Gidildi, Kur’an dinlendi (Kraliçe yerde oturamadı, sandalyeye oturdu, ama Cumhurbaşkanı’nın eşi Gül de sandalyeye oturdu nedense!), tarihi mekanlar gezildi. Yani kısacası Osmanlı İmparatorluğu’nun doğmasına çeyrek kala ortaya çıkarılmış dinî, siyasi ve toplumsal merkez bütün dünyaya iyice ezberletildi.

Tıpkı ABD Başkanı Bush’un, 2004’te İstanbul’da düzenlenen NATO toplantısında NATO’nun terörizmi (tabii ki İslam’a karşı savaşı) kendisine hedef seçen konsept değişikliğini açıklarken dekor olarak Ortaköy’de Boğaz, Boğaz Köprüsü ve Ortaköy Camii üçlemesini kullanması gibi.

Neler oluyor olabilir?

Bu soruya kestirmeden “tabii ki Osmanlı ve hilafet yeniden ihya ediliyor” cevabını verenler var. Ulusalcı çevreler Türkiye’de hilafetin bir şekilde canlandırılacağını, böylelikle yeni bir Osmanlı kurulacağını ve bu devlete de Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarını koruyup kollama görevi yürüttürüleceğini öne sürüyor. AKP iktidarının böyle bir rol için biçilmiş kaftan olduğunu da ilave ediyorlar.

Çünkü bu iktidarı oluşturan tüm politik kesimler Türkiye’de Kemalist laik sistemin gitmesini, yerine dindar (“ılımlı İslam” deniyor) bir siyasi rejimin kurulmasını çok istiyorlar. Batının bu talebe olumlu karşılık vermesi halinde de Batının menfaatlerinin temsilcisi olmaya hazır gibiler.

Hal böyle olunca oyunun da Washington’da kurulduğu düşünülüyor.

Oysa Türkiye’nin “ılımlı İslam” ve “yeni Osmanlıcılık” fikirleriyle dolduruşa getirilmesinin arkasında aslında Amerika değil İngiltere olduğunu biliyor muyuz? Ne de olsa Osmanlı imparatorluğunu yıkıp dağıtan emperyal ülke olarak tecrübelerini Amerikalılarla paylaşıyordur. Bu dönemin en önemli deneyimi ve tavsiyesi de herhalde Müslüman ülkelerin birlikte hareket etmesinin önüne nasıl geçileceği gündemi olsa gerektir.

Bu konudaki en son müdahalenin 28 Şubat 1997’de D8’in kurucusu Erbakan’ın iktidardan düşürüp partisini kapatarak yapmışlardı. Bununla da kalınmadı, yeni kurulan parti de kapatıldı ve ardından da Erbakan’ın partisini bölerek Müslüman ülkelerin birlikte hareket etmesi denemesi en ağır biçimde cezalandırıldı.

Erbakan’ın girişimine verilen sert tepkinin sürekli olamayacağı belliydi. Hep kapatma ve yasaklamayla da bu iş olamayacağına göre başka bir yol düşünüldüğü anlaşılıyor. Bu yolun ilk etabında ülke içinde milli servetin talanına göz yumulması, ülke dışında da güçlü ilişki ve işbirliğine müsaade edilmesi var gibi gözüküyor. İşin bu kısmında yapılması gereken ise Türkiye’de 30’lardan kalma siyasi rejimin küresel entegrasyonu engelliyor olmasına bir çözüm bulunmasıydı. AB kanalından gelen reformlarla bu konuda ilerleme sağlanmaya çalışıldı. Fakat Erdoğan’ın yeterli performansı gösterdiği kuşkuluydu. Yapmıyor, ya da yapamıyordu. Bu durumda birinci etabın sona ererek ikinci etaba geçilmesi icabediyordu.

Birinci etapta karşımıza çıkan “ılımlı İslam” ve “yeni Osmanlıcılık”, ikinci etapta yerini ilginç bir formüle bırakabilir.

Bursa’nın zihinlere ezberletildiği bu etapta iş artık yavaş yavaş halifelik benzeri bir merkezi yapılanmaya gidiyor olabilir. Bu sıralar Türkiye’nin belirleyici rol üstleneceği bir İslam ülkeleri birlik yapılanması epey teşvik görüyor. Türkiye’de AKP iktidarıyla eşzamanlı olarak İslam Konferansı Örgütü’nün başına bir Türk’ün getirilmesi tesadüfle açıklanmamalı. AKP hükümeti Ortadoğu’nun zor krizlerinde rol almaya da çok istekli. Ama “ılımlı, Batının müttefiki, Sünni İslam” kimliğiyle…

Türkiye’nin başında bulunduğu bir tür “İslam birliği”nin Türkiye’de Erdoğan’a muhabbet besleyen dindar kesimlerde coşkuyla karşılanacağına hiç kuşku yok. Galiba İngilizler bunun farkında oldukları için Erdoğan’a istediğini verip Türkiye’yi Müslümanların başı kabul ederek kendi amaçlarına doğru yürümeyi sürdüreceklerdir.

Tam bu noktada ortaya atılmış ilginç görüşe bakmakta yarar var.

Deniyor ki (Aytunç Altındal diyor ki):

6 Kasım 2004'te İngiltere Dışişleri Bakanlığından ve istihbaratından üst düzey bir diplomat Türkiye'ye sürpriz bir ziyaret yaptı, bazı temaslarda bulundu, Abdullah Gül' le de görüştü ve bir açıklama yaptı: 'İslam aleminin artık bir halifeye ihtiyacı vardır ve Türkiye de buna öncelik etmelidir.'dedi.

Ayrıca Atatürk’ün de Müslüman ülkelerin biraraya gelmesiyle ilgili bir projesi vardı. Hatta Atatürk halifeliğin kaldırılmasını istememiş, bu kurumun taşıdığı anlamı Meclis’in şahsına vermişti. Nitekim Menderes’in Meclis’te söylediği “İsterseniz siz hilafeti de getirirsiniz” lafı, Atatürk’ün gizli vasiyetinde geçen bu niyeti görüp okumuş olmasından kaynaklanıyordu.

Altındal, İngiltere’nin neden İslam ülkelerinin birliği ile değil de hilafet projesiyle ilgilendiğini şöyle izah ediyor:

“Adamlarından birini halife diye yutturabilirlerse onunla anlaşarak işleri götürecekler. Halbuki İslam ülkeleri birliğinin dış konseyi olursa götüremeyecekler. Mesele burada.”

“Mustafa Kemal Paşa'nın bir tasavvuru vardı; bu maalesef bu güne kadar konuşulup tartışılmadı. Hilafetin kaldırıldığı günden bu yana bu tartışma var. O günlerdeki kanunlarımız ‘hilafet büyük millet meclisinin nezdinde temsil ediliyor’ deniyor.1924'te hilafet kaldırılırken yabancı devletlerle girilen mali ilişkilerde ‘İslam'ın halifesi bunlara el açtı’ dedirtmeme düşüncesi rol oynadı. İleride Güçlendiğimizde niçin olmasın diye bir görüş var.”

Peki Türkiye’den halife çıkarmak mümkün mü? Bunun için yeterince aday var mı?

Öyle anlaşılıyor ki bir tek aday var ve yıllardır bu adayın gelişip serpilmesi bekleniyor. Demek ki artık o bekleyişin sonuna geldik. Gülen’in Amerika’dan adeta zorla gönderilmeye çalışılması bunu gösteriyor.

Bu noktadan sonra Gülen’e karşı yapılacak bütün müdahaleler onun hilafet projesi içindeki rolünü kesinleştirecektir.

Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “Biz İslam ülkesi değiliz” diyerek bölgesel çatışmalara müdahalesi beklenen Türkiye’nin buna uygun yapılandırılmasına peşinen direnmesi gözleri açmıştır. Gülen de bütün konuşmalarında kendisinin Humeyni gibi olmadığını, onunla aynı iddiaları taşımadığını ısrarla söylüyor.

Yani Gülen aslında diyor ki, benim için düşündüğünüz rol benim oynayabileceğim bir rol değildir. Biz iyi kötü hakkı hakikati anlatan ve bunu yapmakla mutlu olan küçük insanlarız, çok büyük işlerin altına giremeyiz!

Ama durum hiç de öyle gözükmüyor.

Bir gazetenin yazdığına göre asgari 25 milyar doları yöneten ve garip biçimde dünyanın hemen heryerinde okul açan bir topluluğun bölgesel sorunlarda bir kenarda kalmasına kimse izin vermez!

Hele de o büyüklüğe ulaşmasını sağlayanlar hiç vermezler.

Gülen’in Bursa’ya yerleşme kararında eğer sembolizm varsa bunun birinci anlamı buraya kadar sıraladığımız senaryoda gizli.
Yoksa durduk yerde, sadece Bursa merakı ve sevgisiyle bir şeyler yapılıyor olmasına kimse inanmaz.



Gönderen cöl_yağmuru, Çarşamba, 02 Temmuz 2008 23:40, Yorumlar(0), Hepsini Oku
Kavram Kargaşasında Dini Doğru Anlamak

Kavram Kargaşasında Dini Doğru Anlamak


ÖZLÜ SÖZ:

Yanlış fikirler; paslanmış çivilere benzerler, sökülmeleri çok zor olur.


Emperyalizmin fiilî ve kültürel istilasına uğradığımızdan bu yana, kendimize ait kavramlardan uzaklaştırıldık. Bize dayatılan, yaşam standardımıza, inanç ilkelerimize uymayan ve bizi öz benliğimizden uzaklaştıran yabancı kavramlara alıştırılmak suretiyle, bir mecburiyete razı edildik. İstiklâlimizi kaybettiğimiz günden bu yana ümmetin çocukları İslâm'ın temel kavramlarından uzaklaştırılarak akl-î ideolojilerin birer cengaveri haline getirildiler.

İslâm'ın, kendine ait olan kavramların mana ve içeriği, ilâhi bir lütfun tecellisi olarak yaşam standardını iyilik, dostluk, doğruluk, adalet ve bir teslimiyet üstüne bina etmesi, insanların mutlu bir yaşam ve hayat standardı sürdürmelerine zemin teşkil eder.

Bugün, İslâm adına sahip olduğumuz kavramları, kendi bakış açımız ve kaynaklarımıza göre değilde, dayatılan batının batıl anlayış zemininde anlamlandırmaktayız. Dinimizi, batılıların bakış açılarına göre değerlendirdiğimiz müddetce onların boyunduruğu altından kurtulup kendi inanç temellerimizi yeniden kuramayız. Bundan kurtalmanın yolu, kendi kavramlarımızı Allah(cc)'ın murad ettiği haliyle anlayıp hayatımıza geçirmekle başarılır ancak.

Bugün din denilince birçok insanın kafasında "manevi bir takım yaşam tarzları" olarak bilinir. O inanış çerçevesinde din; pratik hayata hiç müdahele etmeyen, sadece insanlara "iyilik yapın, birbirinizi incitmeyin, birbirinize hoşgörülü olarak davranın, böyle yapmazsanız cehennemde yanacaksınız" gibi sözleri söyleyen ruhanilerin dini gibi algılanır.

Oysa durum bugün bilinen haliyle tam bir tezat teşkil etmektedir, bundan dolayıdır ki, insanlar bugün dayatılan bir kavram kargaşası karşısında hangi şeye inanacağını bilememektedir.Günümüz Müslümanları tarafından sembolik olarak kabul edilen İslâm dini, gün geçtikçe yeniden kendi kavramlarıyla anlaşılmaya başlanması, batılı emperyal güçleri rahatsız ettiği gibi yeniden bir inancın yeşermesine de zemin hazırlamaktadır. Bu kavramların başında da "DİN" gelmektekdir. İslâmî anlayışta din; kendi kavramsal zemininde yeniden hayat bulması, batılıların hayat dengelerini bozmaktadır. Bundan dolayıdır ki, bugün topraklarımız işgal ederek, Müslümanların yeniden Kur'an-î bir uyanışa geçmemeleri böylelikle engellenmeye çalışılmaktadır. Bu onların düşünce ve planlarıdır, elbette ki Allah(cc)'ın hesabı ve muradı başkadır ve gerçekleşecek olanda o'dur.

Dinin lugat manasına baktığımızda karşımıza şöyle bir tarif çıkmaktadır. "Din; bir insanın inanarak hayatına uyguladığı ve yaşam satandartlarını belirleyen ilke, kural ve hükümlerin tümüdür." Bu tarif çerçevesinde insanların yaşam şartlarını belirleyerek, belli bir standarda göre düzenleyen kişi, örgütlediği insanların "İLAH"ı olur. Belirlenen kurallar da "DİN" olur. Bunun böyle olduğunu Allah(cc), Kur'an'ı Kerim'in Kâfirûn Sûresinde beyen etmektedir.

Bu Sûrenin iniş sebebi olarak şöyle bir rivayet vardır. Hz. Muhammed (sav) İslâm dinini tebliğ ettiğinde, onların en hassas oldukları noktaları olan ilâhlarının sahte olduğu gerçeğini hiç kabullenmemeleriydi. Mekke gibi bir çok kabilenin yaşadığı bir site şehrinde ve kabilelerin birbirilerine üstünlük sağlamaya çalıştığı bir dönemde, tümünün ortak olduğu sahte ilahlarını redd etmek, onları Müslümanlara karşı ortak bir noktaya getirmişti. Hz. Muhammed(sav)'in ilahi tebliğine karşı ne kadar tedbir almaya çalışıldıysa da, hergün içlerinden biri Müslüman oluyordu. Bu durumu engellemek amacıyla aldıkları her tedbir geri tepiyordu. Kendi aralarında toplanan müşrikler Hz. Muhammed (sav)'e bir teklif sunmak üzere yanına gittiler. Teklifleride şuydu: "Ya Muhammed, biz senin kadar kavmine kötülak eden başka birini bilmiyoruz. Sen bize öyle şeyler getirdin ve hiç kabul etmeyeceğimiz şeyler söylüyorsun ki, babayı oğuldan, kadını kocaından ayırdığın gibi bizi birbirimize düşürdün, buna bir son vermek ve aradaki bu meseleyi hal etmek için gel seninle bir anlaşma yapalım. Rahman ve Rahim olarak söylediğin ilahına hep birlikte bir yıl ibadet edelim, bir yıl geçtikten sonrada hep birlikte bizim ilahlarımıza ibadet ederek bu kargaşayı ortadan kaldıralım ve bu bir sulh ortamı olarak devam etsin" diyerek bir uzlaşma istediler.

Müşriklerin bu şirk olan tekliflerine Allah (cc), Kâfirûn Sûresinde ve bir ültimatom niteliğindeki ayetleriyle onlara şöyle hitap etti;

\"De ki : \"Ey kâfirler.\"

\"Ben sizin taptıklarınıza tapmam.\"

\"Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz.\"

\"Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim.\"

\"Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.\"

\"Sizin dininiz size, benim dinim bana.\"


Öncelikle böyle bir teklif insanı şirke götüreceği gibi, böyle bir teklifi yapanlar kâfir olarak nitelendiriliyor. Kâfir kelimesinin manası " Hakkı, batıl ile örtmek " demektir. Mekke müşrikleri sadece kendi belirledikleri yaşam tarzları bozulmasın diye inanmadıkları Allah'a inanmış gibi davranacaklar ve cansız malzemeden yaptıkları ve ilâh olarak kabul ettikleri nesnelere de Müslümanların ibadet etmelerini sağlamak sûretiyle bir barış ortamı oluşturmaktı amaçları! Bu teklifleri sert bir şekilde redd edildiği gibi, onların dini anlayışları onlara, bizim dini anlayışımız bize şeklinde net bir durum ortaya konuluyordu. Allah (cc), onlara "Sizin dininiz size" buyururken, onların hangi dine inandıklarını bilmemiz gerekiyor.

O dönemde Mekke müşriklerinin belirlenmiş ve adlandırılmış bir dini inançları yoktu. Hz. İbrahim (a.s)'den kalan ve şirk bulaştırılmış bir hanif din kalıntılarından başka bir şey yoktu. Mekke'de, Kâbenin içine yerleştirdikleri 360 put'tan en büyükleri olarak kabul ettikleri Lat, Menat ve Uzza adına "Dar'un Nedve" denilen ilkel parlementolarında kanun yaparak Mekke'yi yönetiyorlardı. Bu parlamentolarında putlar adına belirledikleri kanunlarla 10.000 kişilik o dönemin Mekkesini sevk ve idare ediyorlardı. İşte Allah (cc), bu oluşuma "DİN" diyor. Müşriklerin konuşmayan putlar adına kendi fikirlerini ve insanlar üzerindeki otoritelerini sağlamlaştırmak ve onların efendisi olarak hakimiyetlerini sürdüre bilmek adına böyle bir davranış içinde olmaları Allah (cc) tarafından din olarak telakki edilerek, Müslümanların kıyamete kadar müşriklerin hiçbir şirki ve uzlaşmacı tekliflerine "EVET" dememeleri için bizlere "KÂFİRÛN SÛRESİ"ni bir ültimatom önümüze koyuyor.

Mekke müşriklerinin o günkü yaşam koşullarına din deniliyorsa, bu durum günümüzde modernize edilmiş haliyle önümüzde duran bütün ideolojik sistemler birer din olarak karşımıza çıkıyor. Onlarında hedefi insan hayatını kendilerinin belirlemiş oldukları hükümlere göre tanzim edip belirlemek değilmiydi? Bugün çağımıza damgasını vuran ve hayatın her alanına müdahele eden KAPİTALİZM, SOSYALİZM, FAŞİZM ve diğer düşünce ekolleri de birer din kategorisine girmezler mi!!!

Dinin hangi anlama geldiğini bu ilahi düstur çerçevesinde değerlendirdiğimiz zaman meseleyi anlamış olur ve dahanet bir zemine oturtmuş oluruz. Her kesin kendine göre anlamlandırmaya çalıştığı dini anlayış yerine ancak, Allah(cc)'ın belirlediği şekil bizi doğruya ulaştırır

Allah(cc); Kâfirûn Sûresi ile biz Müslümanlara şirkin her türlü teklifine karşı olmamız için bize bir ültimatom vererek uyarırken, şirk ehline de verilen ültimatom, Müslümanları kendi yaşam tarzlarına çekmemek ve haddlerine göre davranmalarını bildirmektir.

Oysa günümüzde, Müslümanlar, kendi öz kavramlarından o kadar uzaklaşmışlardır ki, bir çoğu "Batılı Hakk sûretinde" görmektedir. Siyonist organizeli olan ve yaşamın her alanını etkisi altına alan emperyalist görüş maalesef bugün İslâm dünyasını kuşatmış durumdadır. İslâmi konularda mangalda kül bırakmayan bir çok Müslüman grup ve cemaat kendi aralarında kavgalı olduğu gibi, bir çoğu da siyonist organizenin uzlaşmacı kanatları altında bir teslimiyet göstermektedir.

Allah(cc), Maide Sûresi 51. ayetinde "Ey iman edenler; Yahudi ve Hıristiyanları kendinize veli edinmeyin, onlar birbirlerinin velisidirler, siz onları veli edinirseniz, siz onlardan olursunuz, böyle olunca zalimlerden olursunuz ve Allah zalimlere hidayet vermez" buyurarak, Yahudu-Hıristiyan ittifakına ve kurdukları yaşam standardlarına hiç iltifat etmemelerini ve onları mutlak manada redd etmelerini emrediyor.

Bugün mevcut duruma baktığımızda, meselenin öyle olmadığını görmekteyiz. Siyonizmin kurumlaştırdığı ideolojik fikriyatın etrafında kümelenen insanların içinde \"Ben Müslümanım\" diyenler de vardır. Günümüz Müslümanları, İslâm'ın kavramlarına göre hareket etmedikleri müddetçe, emperyalistlerin vasıtasıyla siyonist kavramlara el-pençe durdurulurlar. ABD yönetimi Evangelist bir Hıristiyan inanca sahiptir ve İsrail'in emrileri doğrultusunda hareket ederler. Şarap, Hıristiyanlıkta kutsal olmakla birlikte diğer sarhoş edici müskiratın tamamı bu şer ittifakının yöneticileri tarafından tüketilirken bunlar dünyayı Sarhoş olarak yönetmektedirler \"Biz Müslüman olarak\" Ayık bir kafa ve ilahi emirlere rağmen yönetmekten aciz bir teslimiyet içindeyiz.\"
Bundan kurtulmanın yolu, kendi öz kavramlarımızı Allah (cc)'ın murad ettiği haliyle ve korusuzca hayata geçirmekten başka bir şey değildir.



Gönderen cöl_yağmuru, Cumartesi, 24 May 2008 23:58, Yorumlar(0), Hepsini Oku
PİSRAİL

PİSRAİL

Biz inanlar olarak şuna inanıyoruz ki, Siyonist rejimin sonu er ya da geç gelecektir. Onun kurduğu devletçik; zulüm, şiddet ve diktatörlük üzerine inşa etmeye çalıştığı egemenlik pek yakında hak ile yeksan olacaktır.





14 Mayıs 2008 dünya tarihinin en kara ve uğursuz gününün 60. yıldönümüdür. Kara vicdanlı, bozguncu ve zalim Siyonistlerin işgalci İsrail devletini kurdukları gündür bugün. İmkân olsaydı da takvimlerden bu tarihi, bu günü ve anı çıkarabilseydik.


Bundan tam 60 yıl önce karayılanlar gibi, gelip çöreklendiler bizim coğrafyamıza. Amerika ve İngiltere’nin de tam desteğini alan terörist Siyonistler, İslam âleminin güçsüzlüğünü ve başsızlığını da çok iyi kullanarak, bin bir soykırım yalanı ve holacaust efsanesi uydurarak kendilerinin olamayan bir toprağa kan, kin ve gözyaşı getirdiler. Bendeniz bugünkü yazımda bunlardan detayıyla bahsedecek değilim, zira perişan Filistin’imizin hali pür melali ortada. Yalnız bu Siyonist katillerin bizlere, Müslümanlara olan düşmanlığının nedeni üzerinde durmak isterim müsaadenizle.


Efendim, aslında bu hunharların bize olan düşmanlığı Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başladıktan sonra şiddetlenerek artmıştır. Müslümanları alt etmek için de, tıpkı bugün yaptıkları gibi, onları saptırmak, doğru yoldan ayırmak, bozgunculuk çıkarmak, bölmek ve parçalamak ve nihayetinde de yutmak için her türlü hile, desise ve şiddete başvurmuşlardır. Müslümanları yumuşak lokma haline getirerek yurtlarını işgal etmişler ve hatta bunun için İslam dininin dejenere edilmesine de kalkışmışlardır. Tarih içinde bu hilekâr plan ve yapılanmalarına Müslüman toplumlar içinde işbirlikçi lider, siyasetçi, yazar, düşünür, iş adamı ve gazetecileri de alet etmişlerdir. İşgalci İsrail'i devlet olarak resmen ilk tanıyan ülkenin Türkiye olmasının utancı bize yeter de artar bile.







Daha dün ABD Başkanı Bush, İsrail Parlamentosu Knesset’teki konuşmasında, yedi milyondan ibaret olan İsraillilerin asla yalnız olmadıklarını, bu yedi milyonun üzerine 300 milyonluk nüfusuyla ABD’nin de eklenmesiyle, üç yüz yedi milyon kişinin sonuna kadar İsrail’in yanında olduğunu haykırdı. Oysa yeryüzündeki Birleşmiş Milletlere üye 57 İslam ülkesinin, bir milyar yedi yüz milyon Müslüman nüfusu idare eden herhangi bir liderinden Kovboy Bush kadar net ve kararlı bir mesaj duyamıyoruz Filistinliler lehine. Maalesef birçok İslam ülkesi lideri de İsrail’in dümen suyunda politikalar izlemektedir. Siyonistler alenen yapamadıkları birçok iş ve görevi bu işbirlikçiler vasıtasıyla gizli olarak yaptırmış ve başarmışlardır.


Siyonistlerin ve diğer İslam düşmanlarının –ki bunların hepsi yine siyonizmin yan kuruluşlarıdır- Müslümanlar aleyhinde başlattıkları yalan ve iftira kampanyaları tarihteki en yoğun halini yaşamaktadır. Müslüman deyince dünya kamuoyunda “radikal, terörist, aşırı dinci, köktenci, intihar bombacısı vs” imajlar belirmektedir. Bunu işbirlikçi medyası ve Holywood aracılığı ile zihinlerde pekiştirerek, “İslamofobia” denen İslam korkusunu oluşturmuş ve bundan kurtuluş için de yine kendi laboratuarının mahsulü olan “light-ılımlı-yumuşak-mutedil İslam’ı” pompalamaktadır.


Çağımızın asıl gerilim ve huzursuzluğunun baş kaynağı siyonizmdir. İnsanlığın ve barışın düşmanı Siyonizm girdiği her yerde kaos ve anarşiye neden olmakta, dünyanın dengesini bozmakta ve barış çabalarını engellemektedir. Başta bizim coğrafyamız olmak üzere tüm insanlık bu büyük düşmandan kurtulduğu gün hakiki huzur ve barışa kavuşacaktır. Bu bakımdan Ortadoğu’da barışın temini İsrail’le olamaz. Siyonizm, Avrupa'yı ve dünyayı kana bulayan Nazizmden daha tehlikelidir. Hitler'in katliamları İsrailli liderlerin yaptıkları katliamların yanında devede kulak mesabesindedir. Zaten bu siyonistleri başımıza bela eden de Hitler değil miydi?




Siyonizm tehlikesinin bertaraf edilmesi için ise gereken sadece ve sadece Müslümanların ve zulme uğrayan tüm masum insanlığın bu tehlikenin farkına vararak birlikte hareket etmeleri olacaktır. Öncelikle kendi ülkelerindeki, siyonizmin talimatlarıyla hareket eden satılmış ve işbirlikçi siyasetçilerden, kalemlerden ve işadamlarından yasalar çerçevesinde kurtulmak mecburiyeti vardır. Bunu da ancak ahlaklı ve imanlı toplumlar başarabilir. Bundan dolayı da siyonizmin en korktuğu şey din, iman ve ahlakına bağlı nesillerdir. Bakın siyonizmin 14. protokolünde ne diyor bu katiller:


“Bulunduğumuz her yerde, sadece Yahudiliğin temel esaslarını uygulamaya çalışın. Başka dinlerle savaşın. İnsanları dinsiz ve inançsız bırakmak için ne gerekli ise yapın. Çünkü dinsiz ve inançsız bir topluluğa istediğiniz her şeyi yaptırmanız daha kolay olur. Böylesine kişiler en küçük bir maddi çıkarla satın alınabilir.”


Mazlum ve sömürülen toplumlar bu hile ve planı anlayıp gerekeni yaptıkları ölçüde yeryüzünde barış ve adaletin hâkimiyetini sağlayacakladır. İslam daima barıştan taraftır. Barışı sever. Gerekli kalmadıkça savaşa razı olmaz. İslam dininde çözüm için en önce barış yolu aranır. Oysa Siyonistler İsrail devletini kurduklarını ilan ettikten sonra tam 60 yıldır, İslam’a ve Müslümanlara saldırı ve düşmanlıklarını daha da hızlandırmışlardır. Her an işgalci devletlerinin sınırlarını genişletmek için yepyeni planlar ve projeler üretme gayretindedirler. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) aslında Büyük İsrail Projesinden (BİP) başka bir şey değildir. Onlar yeryüzündeki başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanları hakir görmekte, hatta insan dahi kabul etmemektedirler. Siyon Protokollerinin 11. maddesinde aynen şu ifade edilmektedir:


“Yahudi olmayanlar koyun sürüsüdür ve biz de kurtlarız. Koyun sürüsüne kurtlar daldığı zaman ne olur?
Tanrı bize, biz seçilmiş ırka dağılmayı uygun gördü. Diğerlerine bizim zayıflığımızmış gibi görünen bu durum, seçilmiş ırk olan bize layık görüldü. Bu dağılma, bütün dünyanın hükümdarı olmaya çok yaklaştıran gücümüzün ortaya çıkmasını sağladı. Böylelikle atmış olduğumuz temel üzerine kuracağımız bina için fazla bir yolumuz kalmadı.”


Bin yıllardır dünyada, 60 yıldır da bizim coğrafyamızda, kalbimize saplanan bir hançer gibi her türlü kanlı ve teröre dayalı faaliyeti yürüten; bölgemize her çeşit terör, kir ve pisliği getiren işgalci (P)İsrail ilelebet payidar olamayacaktır. Umarız bu kutladığı son kuruluş yıldönümü olur. Ben bir mü'min olarak şuna inanıyorum ki, Siyonist rejimin sonu er ya da geç gelecektir. Onun kurduğu devletçik; zulüm, şiddet ve diktatörlük üzerine inşa etmeye çalıştığı egemenlik pek yakında hak ile yeksan olacaktır. Nereden mi biliyorum? Elbette hayat kitabımız Kur'an-ı Kerim'deki Rabbimizin çağlar aşan müjde ve va'dinden. Yazımı bu ayetler ile noktalıyorum:


“Biz, Kitap'ta (Tevrat'ta) İsrailoğullarına, \"Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız ve büyük bir kibre kapılarak böbürleneceksiniz\" diye hükmettik.



Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. BU, MUTLAKA YERİNE GELECEK BİR VA’DDİR”


İsra Suresi, 4 ve 5. ayetler

*yavuz Selim



Gönderen İSLAMOĞLU, Cumartesi, 17 May 2008 19:42, Yorumlar(0), Hepsini Oku
Anadolu Gençlik kendini nasıl ve ne ile tanımlıyor?[/

Anadolu Gençlik bir medeniyet projesidir



Milli ve manevi değerlerine bağlı bir gençliğin yetişmesi için yaptığı çalışmalarla tanınan Anadolu Gençlik Derneğinin eğitimci Genel Başkanı İlyas Tongüç ile AGD'yi, gençlerimizin içine düştüğü manevi buhranı, çözüm yollarını ve İslam Coğrafyasını konuştuk. "Anadolu Gençlik çarenin adıdır" diyen Tongüç, "insanların en hayırlısı insanlığa faydalı olandır" inancıyla gece gündüz çalıştıklarını söyledi.

Anadolu Gençlik kendini nasıl ve ne ile tanımlıyor?

Varlığını muhafaza etmek, medeniyetler yarışında başarılı olmak ve dünyaya damgasını vurmak isteyen her millet, mensubu olduğu inanç, kültür ve medeniyeti ayakta tutacak, bunları geliştirecek bir gençlik yetiştirmek zorundadır. Anadolu Gençlik Derneği yeryüzünde istisnasız bütün insanlığın yararına hayrı ikame etmek; iyi, doğru, faydalı ve adil olanı hakim kılmak için kurulan ve kurulduğu günden bu yana milli ve manevi değerlerimize bağlı bir gençlik yetiştirmenin çabası içerisinde "insanların en hayırlısı insanlığa faydalı olandır" inancıyla gece gündüz çalışan bir dernektir. Anadolu Gençlik Derneğinin projesi insan, muhatap kitlesi gençlik, sevdası Türkiye´dir. Anadolu Gençlik Derneği olarak amacımız, Sultan Fatihin de söylediği üzere, kaleleri fethetmek değildir. Bizler gönüllere talibiz. Gerçek ve kalıcı fethin, gönülleri fethetmek olduğu bilinciyle hareket ederek, gelecek nesillerimizin milli ve manevi değerlerle donanması ve bu ruh ve anlayışa sahip olması için çalışıyoruz. AGD, “Bir yıl sonrasını düşünüyorsanız tohum ekin, on yıl sonrasını düşünüyorsanız fidan dikin, yüz yıl sonrasını düşünüyorsanız insan yetiştirin” sözünden hareketle çağlar açıp, çağlar kapatan Fatihler yetişmesi için insan yetiştirin anlayışıyla hareket eder.

Anadolu Gençlik'in gençlik tasavvuru nedir?

İnancı ve ideali uğruna fedakarlık yapabilen herkese genç diyoruz ve hedef kitlemize dahil ediyoruz. 96 yaşında İstanbulun surlarının önüne gelen Ebu Eyyüb El Ensari Hazretleri´ni de örnek olarak gösteriyoruz. Yani bir insanın genç olması sadece biyolojik olarak açıklanamaz. Genç olan ama eskilerin tabiriyle meyyiti müteharrika olmak ta var. 96 yaşında Eba Eyyüp gibi davasına sahip, diri, şuurlu olanlar da var.

Peki hedef kitleniz olan gençliğin bugünkü durumunun bir fotoğrafını çekmek gerekirse neler söylersiniz?

Gençliğimiz bugün kendi inanç değerlerine yabancılaştığı için büyük bir ahlaki ve manevi tahribatla karşı karşıyadır. Ruhsal bir boşluk yaşamaktadır. Bu iç boşluğunu içki, kumar ve uyuşturucu ile doldurmaya çalışmaktadır. Ülkemizin geleceği olan gençliğimiz kendi geleceğinden kaygı duymaktadır. Ömürleri, İş ve İşçi Bulma Kurumu, popstar ve şans oyunları kuyruklarında heba olmaktadır. Her biri birer ilim irfan yuvaları olan Kuran kursları ve İmam Hatiplerin kapılarına vurulan kilit, çocuklarımızın ve gençlerimizin manevi boşluk içine girmesine yol açmıştır. 8 yıllık kesintisiz eğitim ve katsayı uygulamaları sonucu insanlığın hidayet kaynağını öğrenemeyen yeni nesil, milli ve manevi değerlerinden yoksun bir şekilde yetişmektedir. Mevcut eğitim müfredatı çocuklarımızın ruhlarına hitap edememektedir. Nesillere batı ahlakı öğretilmeye çalışılıyor. Bakınız bazı batı ülkeleri üniversitelerde kurdukları kürsülerde “Başkasına yardım et rahatla, tanımadığın insanlara yardım et” şeklinde telkinlerle buhrandan çıkış yolu arıyor.

Elinden kitabı, kalbinden Allah korkusu alınan gençliğimizin, bugün amaçsız bir hayat, kimlik bunalımı, değer kargaşası ve onun getirdiği ahlak krizi ile özellikle kentlerde artan fuhuş, tecavüz, uyuşturucu, kapkaç, hırsızlık, cinayet, adam kaçırma, çek-senet tahsilatı, mafyavari çeteleşme gibi suçların ve toplumsal dokudaki bozulmanın, maalesef, öznesi olmuş durumdalar. Zararlı, ahlâk bozucu neşriyat ve maksatlı çalışmalarla, insanımızın, aile ve toplumun manevi yapısı tahrip edilmektedir.

Bizler gençliğimizin içinde bulunduğu bu menfi tabloyu toplum olarak ileride yaşayacağımız muhtemel büyük sosyal depremin öncü depremi olarak değerlendiriyoruz. Bütün bu gerçeklerin farkında olan bizler inancımızın bize yüklediği sorumluluk gereği önce ahlak ve maneviyatın yeniden ayağa kaldırılması gerektiğine inanıyoruz.

Derneğinizin amaçları doğrultusunda yürüttüğü faaliyetler nelerdir? Anadolu Gençlik ne hedefliyor, ne yapıyor?

Bizim anlayışımıza göre çözüm her şey önce zihinlerde başlar. Zihinlerimizi meşgul etmeyen hiçbir mesele çözülmez. Önce bütün kardeşlerimizin dertleri ile dertlenmemiz gerektiğine inanıyoruz. Rahat olmamamız gerektiğini düşünüyoruz. Buna inanarak faaliyetlerimizi planlıyoruz. Bu bağlamda bizim önerimiz bin yıl boyunca bu topraklar üzerinde durmamızı sağlayan değerlerimize sahip çıkmaktır. Yani "ey evladım seni kimse görmüyorsa da Allah görüyor" anlayışını çocuklarımızın kalbine nakşetmektir. Allaha şükür gençlerimiz inançlıdır her türlü kötülüğe bulaştırılmalarına rağmen kalplerinde Allah ve Peygamber sevgisi vardır.

AGD bir medeniyet projesidir. Anadolu Gençlikin gayesi ülke gençliğini sevgi ve kardeşlik çemberi etrafında toplamaktır. AGD, kavga yerine barışı, düşmanlık yerine kardeşliği, kin ve nefret yerine sevgiyi egemen kılma misyonunun adresidir. Toplumun değer yargılarıyla barışık, tarihiyle gurur duyan, sorumluluğun şuurunda ve insanlığa örnek olacak bir gençlik yetiştirmek için gayret ediyoruz. Bu amaçla kuruluşumuzdan bu yana hedef kitlemiz olan 30 yaşın altındaki 40 milyon gencimize hizmet üretmekteyiz. AGD, Genel Merkez ve şubeleriyle bir yandan 400ün üzerinde programda yaklaşık 7 milyon kişi Kuran Ziyafetleri programları ile bir araya topladık. İstanbulun Fethi kutlamaları, Mekkenin Fethi kutlamaları, Çanakkale Zaferi programları, Sarıkamışı Anma programı, Asr-ı Saadet geceleri gibi kısacası Malazgirtten, 30 Ağustos Zaferine kadar hatta Kıbrıs Barış Harekatına kadar olan bütün milli ve manevi değerlerimizle gençlerimizi buluştururken diğer yandan üniversitelerde, liselerde okuyan, sanayide çalışan, köylerde ziraatle uğraşan erkek, hanım bütün gençlerimizin problemlerine yönelik çalışmalar yürütmektedir.

Komisyonlarımız aracılığıyla her yaştan ve her meslekten gençlerimizin eğitim, barınma ve istihdam gibi sorunlarıyla ilgileniyor, onların yeteneklerini keşfedip topluma yararlı hale getirmek ve şuurlandırmak için çalışıyoruz. Gençlerimizin yaşamış olduğu hak ve özgürlük ihlallerine karşı bilinçlendirme vazifesi yürütüyoruz. Ayrıca veren el ile alan el arasında bir köprü vazifesi de gören derneğimiz yardıma muhtaç vatandaşlarımız için çeşitli kampanyalar yürütmektedir. Bütün bu çalışmalarımız devletimizin kamu yükünü azaltıcı bir şekilde ve yasaların üçüncü sektör olarak kabul edilen sivil toplum kuruluşlarına tanıdığı haklar çerçevesinde yürütüyoruz. Şuanda gördüğümüz tablo çok iyi olmamakla beraber ümitsiz olmadığımızı da belirtmek istiyorum. Elimizin altında geçmişimiz var, çaremiz var. AGD´de zaten bu çarenin adıdır.

Diğer gençlik oluşumları içerisinde kendinizi nerede görüyor ve nasıl tanımlıyorsunuz?

AGD milletimizin bağrından çıkmış bir kuruluştur. Bizler sadece milletimizden ilham alıyoruz. Milletimizin teveccühüne mazhar olmaya çalışıyoruz. Millete dayanmayan hiçbir organizasyonun varlığına uzun süre devam edemeyeceğine inanıyoruz. Bu yüzden dış kaynaklı imkanlarla, Soros gibi uluslararası spekülatörlerin maddi desteğiyle veya Avrupa Birliği fonlarıyla değil yüzde yüz yerli olan imkanlarımızla çalışıyoruz. İnsanlığın en büyük düşmanı olan materyalizmin karşısında maneviyatçılık ile çıkıyoruz. Her türlü sınırsız tatminsizliğe karşı nefis terbiyesini esas alıyoruz. Kaba kuvveti değil sadece hakkı üstün tutuyoruz. Bizim hiçbir gencimizi kötü alışkanlıklara kurban vermeye tahammülümüz yok. Ayrıca hiçbir gençlik organizasyonunu kendimize rakip veya hasım olarak görmüyoruz. Bizim en büyük hasmımız gençliğin içinde bulunduğu sıkıntılar ve onların hayatlarının en verimli dönemlerini mahveden, belki saatlerce konuşulması gereken meselelerdir.

Anadolu Gençlik Derneğinin kırmızı çizgileri nelerdir? Bu bağlamda Anadolu Gençlik nasıl bir Türkiye düşlüyor?

Biz, bütün insanlığın saadeti için hakkı üstün tutan bir anlayışın hakim olmasını düşlüyoruz. İyinin, doğrunun, faydalının hâkim olması için çabalıyoruz. Milletimiz, dinine, tarihine ve şahsiyetine yakışır şekilde, onurlu bir yaşam sürsün istiyoruz. Sömürünün, tahakkümün, haksızlığın olmadığı adil bir hayat istiyoruz. Irkçı emperyalistlerin ve küresel aktörlerin ülkemizdeki ve İslam âlemindeki planlarına son vermelerini istiyoruz. Uluslararası güçlerin ülkemizde uyguladıkları politikalarla insanlarımızı aç ve işsiz bırakarak, bizi borca esir ederek ve maneviyatımızı elimizden alarak bizi sömürmelerine karşı çıkıyoruz. Ahlak ve maneviyatın öncelendiği sosyal politikalar uygulanmasını istiyoruz. Büyük bir medeniyetin mensubu olan bu milletinin değerleriyle bütünleşmesini istiyoruz. Bizler ülkemizin geleceğinden ümitvarız. Madden ve manen bin yıldır var olduğumuz bu topraklarda değerlerimize bağlı bir şekilde güçlü olarak var olmaya devam edeceğiz. Azim ve kararlılıkla çalıştığımız takdirde bütün insanlığın saadeti için önce yaşanabilir bir Türkiye'yi, sonra yeniden büyük Türkiye'yi ve daha sonra da yeni bir dünyayı kurabiliriz.

Derneğinizin siyasi konularda çeşitli açıklamalar yaptığına şahit oluyoruz. Bu bağlamda bazı icraatlarını eleştirdiğiniz AKP'nin kapatma davası ve yılan hikayesine dönen başörtüsü yasağı ile ilgili ne söylemek istersiniz?
Seçimle gelenin yine seçimle gitmesi gerektiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla AKP aleyhine açılan kapatma davasını uygun bulmuyoruz. Partilerin bu tür muamelelere maruz kalması, ülkemizde siyasi ve ekonomik, sıkıntıların oluşmasına zemin oluşturacağını düşünüyoruz.


Başörtüsü konusunda ise dindar kadının inancının bir gereği olan başörtüsü bugün ülkemizin en büyük insan hakları ihlali haline geldiği görüşünü savunuyoruz. Bu bağlamda yılan hikayesine dönen bu kısmi özgürlük girişimlerinin başarı ile sonuçlandırılması elzemdir. Ayrıca Türkiye'nin bir hukuk devleti olmasını arzu ediyorsak bu yasağın hizmet alan-veren ayrımı yapılmaksızın hayatın bütün alanlarında kaldırılması ve mağduriyetlerin sona erdirilmesi zorunludur. Milletimizin ve sivil toplum kuruluşlarının iradesi ve talepleri de bu yöndedir. Ayrıca bundan önceki dönemlerde başörtülü oldukları için mağdur edilen öğrencilerin bu mağduriyetlerinin Anayasa değişikliğiyle giderilmesi dışında kaybedilen zaman ve ertelenen hak sebebiyle mağdurların iade-i itibarlarının sağlanmasını istiyoruz.

İslam coğrafyası yıllardır büyük acılar çekmekte ve son olarak Gazzede yaşananlar hepimizin malumu. Bu bağlamda İslam coğrafyası ve Filistin hakkında ne söylemek istersiniz?

Hepimizin yıllardır müşehade ettiği üzere İslam dünyası ırkçı emperyalistlerin işgalleriyle karşı karşıyadır. Afganistan, Irak, Sudan, Filipinler, Keşmir ve Doğu Türkistan bu ülkelerin başında gelmektedir. Ve ırkçı emperyalistlerin başını çektiği İsrail, son günlerde dozunu giderek arttırdığı eylemleriyle Filistinde bütün dünyanın gözleri önünde bir soykırım gerçekleştirmektedir. Filistinli kardeşlerimize insanlık dışı bir ambargo uygulanmaktadır. Binlerce Filistinli kardeşimiz açlık, susuzluk ve ilaçsızlık nedeniyle toplu ölüm tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Siyonistler dünya nizamını, insan haklarını karakterlerine uygun bir şekilde ihlal ediyorlar.

Bütün bunlar olurken Filistin halkının 59 yıldır çektiklerinin hesabını soracak bir güç ve irade maalesef ortada bulunmamaktadır. Dünya kamuoyu olaylar karşısında üç maymunu oynarken İslam dünyasının parçalanmışlığı ise İsraile cesaret verip, katliamlarını pervasızca uygulamalarına sebep olmaktadır. Osmanlıdan aldığı mirasla İslam dünyasının hamisi konumunda bulunan ülkemiz bile dış politikasını ABD-İsrailin kontrolünde belirlemeyi sürdürmektedir. ABDyle stratejik müttefik olan Türkiye büyük bir hayal kırıklığı içerisinde tarihin kendisine çizmiş olduğu misyonu gerçekleştirememektedir. Mesele birkaç cılız demeçle geçiştirilmektedir. Bizler Anadolu Gençlik kadroları olarak İsrailin azgınca saldırıları ve Gazzeye yönelik insanlık dışı ambargosunu kınıyor ve Filistinli kardeşlerimizle yürek yüreğe, omuz omuza olduğumuzu bütün dünyaya haykırıyoruz. Bu amaçla geçtiğimiz günlerde Sakaryadaki miting ve yurt çapındaki şubelerimiz aracılığıyla bütün Türkiyede "Filistin içi dua" kampanyası gerçekleştirerek konuyu milletimizin dikkatlerine sunduk. Ülkeyi idare edenleri Türkiye'nin önderliğinde kurulan ve sekiz İslam ülkesini kapsayan D-8'i derhal işlevselleştirip harekete geçirmeye davet ediyoruz.

Ayrıca şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Afganistan ve Irakın işgali ve Lübnana saldırıların ardından ABD, İsrail ve İngilterenin işbirliği yaparak düzenlediği saldırı furyası Suriye ve İranı da, Allah muhafaza Türkiyeyi de içine alacak bir şekilde bütün Ortadoğuyu saracaktır. Bu noktada İslam dünyasının uyanması gerekmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi´nde Başbakan Erdoğan'ın "Eşbaşkan" sıfatıyla bulunması bizim için tarihe kara leke ile geçecek bir tablodur. Fakat şükürler olsun milletimiz hiçbir zaman mazlumun karşında, zalimle yan yana olmamıştır ve gelişmeleri yüreği kan ağlayarak izlemektedir.


Tüm bu tartışmalar içerisinde sizin siyasete ve siyasetçiye ilişkin tahayyülünüz nasıl?


Bizler siyasetin çıkara değil hizmete dayalı olmasını istiyoruz. Siyaset, zahmette rahmet vardır anlayışı ile yürütülmelidir. Sadece nimete değil külfete de katlanılmalıdır. Almayı değil vermeyi esas almalıdır. Siyaset insanların egolarını tatmin etme yeri değildir. Milletin mesuliyetini almak çok mühim bir iştir, kolay değildir. “Kenar-ı Dicle´de bir kurt aşırsa koyunu adl-i ilahi Ömer´den sorar onu” manasına sırrına erebilmektir. Ekonomik olarak insanımızın refah seviyesini arttırmaktır. İşsizlere iş bulmak, evlenemeyenleri evlenmeleri için gerekli alt yapıyı hazırlamaktır. Toplumun huzur ve refahını lafta bırakmamaktır.

Siyaset bir meslek değil, mesuliyettir. Siyaset bir fikri, bir iddiası ve bir davası olanların işidir. Sorun değil çözüm üretme yeridir. Siyaset uğruna her şeyin mübah sayıldığı bir düşünce değildir. Ahlaklı, dürüst, erdemli, ilkeli ve tutarlı olmayı gerektirir. Fert olarak siyasetçinin kendisinin iyi niyetli olması da tek başına yeterli değildir. Onların temsil ettiği partinin misyonu fevkalade önemlidir. Ülkemizde insanlarımızın aç ve işsiz kalmaması, borca esir edilmemesi, manevi tahribata maruz bırakılmaması için canla başla çalışan onurlu siyaset anlayışına sahip olan kadroların var olması bizleri ümitlendirmektedir.

Bir de her yıl geleneksel olarak düzenlediğiniz İstanbulun Fetih Şöleni var. Bu şölen ile neyi amaçlıyorsunuz? Bu yılki etkinlikler hakkında bilgi verebilir misiniz?

Fetih kilitli gönüllerin iyiye ve doğruya açılmasıdır, tüm insanlığı sevgi ve özgürlük ülkesine taşıma arzusudur, mutluluğa kanat açmaktır. Bir başka deyişle fetih, bütün insanlığa İslam nimetinin ulaştırılması projesidir. İstanbulun fethi de Avrupayı, özellikle Bizansı, boğmakta olan insanlığın yüz karası orta çağ zulmünü tasfiye edip yerine; sevgiye, şefkate, müsamahaya, yüksek bir ruh asaletine dayanan İslam medeniyetini inşa etmiştir. İstanbul´un fethi dünya çapında bir hadisedir. Dünya olayıdır. Birçok Müslüman ülkede bayram olarak kutlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbulu fethederek fethin ne demek olduğunu bütün dünyaya öğretmiştir. Bu genç ve azimli padişah, zaferini masum halkı öldürerek kirletmemiş, bilakis gösterdiği tevazuu ve hoşgörüyle kalpleri fethetmiştir. İstanbulun Fethi, yıkılmaz sanılan Bizans surlarının yıkılabileceğini, sağlam imanın tekeden bile süt çıkarabileceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Kaos, huzursuzluk ve madde saltanatının hüküm sürdüğü bir dünyada fetih ruhuna her zamankinden daha fazla muhtacız. İşte bunun içindir ki her yıl büyük bir şevk ve heyecanla İstanbulun fethini çeşitli etkinliklerle kutluyoruz. Bu yıl ilk defa fethin 555. yılında 555 ayrı oranizasyonla milletimizin karşısına çıkıyoruz. Bu yıl ki İstanbulun Fethi kutlamaları da 31 Mayıs günü Sakaryada gerçekleştirilecektir.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Başımıza bir felaket gelmeden, çocuklarımız bir sıkıntıya düşmeden istisnasız herkesi kadın erkek demeden derneğimizde görev almaya, hep birlikte çalışmaya davet ediyor; madden ve manen de destek olmaya ve dua etmeye çağırıyorum.



Gönderen İSLAMOĞLU, Çarşamba, 07 May 2008 00:26, Yorumlar(0), Hepsini Oku
Cihadla Yaşayan Şehadetle Ölen Bir Büyük Önder

Filistin İntifadasının ölümsüz önderi Şehid Ahmed Yasin'in şehadetinin 4. yıldönümündeyiz. İslami direnişin bu aziz önderini rahmet, minnet, özlem ve şükranla anıyoruz

Yolun yolumuzdur ey şehid!

Seni unutmadık, asla unutmayacağız..!


Cihadla Yaşayan Şehadetle Ölen Bir Büyük Önder


Filistin'de işgale karşı iki ayrı intifadanın öncülüğünü yapan, vücudunun felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadeleden, direnişten geri kalmayan büyük insan, büyük lider, HAMAS'ın manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin siyonistlerin düzenledikleri bir suikast neticesi hayatını kaybetti. Şeyh Yasin, evinin yakınındaki camide sabah namazını kılmasının ardından işgalci Siyonistlerin helikopterleri tarafından fırlatılan füzelere hedef olarak hayatını kaybetti. Saldırıda ikisi Ahmed Yasin'in yardımcısı olmak üzere dört kişi daha hayatını kaybetti.
Siyonistlerin bu saldırısı Filistin'in her tarafında geniş çaplı tepkilere ve hareketliliğe sebep oldu.

Kutsal Direnişin Manevi Lideri: Şeyh Ahmed Yasin


Ahmed Yasin 1937 yılında Filistin'in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde dünyaya geldi. Üç yaşında iken babası vefat etti. Bundan sonra annesinin ve kardeşlerinin himayesinde büyüdü. 1948 yılında yahudilerin Filistin'in büyük bir bölümünü işgal etmelerinin yol açtığı felaket üzerine ailesi Gazze şehrine göç etti.

Ahmed Yasin, 1952 yılında Gazze şehrindeki İmam Şafii Okulu'nda ilköğrenimini tamamladı. Sonra er-Rihal Ortaokulu'nda ortaöğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi'nde tamamladı. Ahmed Yasin, hayatının gerek bu döneminde gerekse sonraki dönemlerinde pek çok önemli olaya şahit oldu. Bütün bu olayların onun üzerinde önemli etkileri oldu.

Ahmed Yasin, 1952 yazında bir yüzme faaliyeti esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu.

Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Bunun yanı sıra kendi özel çalışmalarıyla da kendini çok iyi yetiştirdi. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanınırdı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.

1967 yılında Filistin'in tamamının siyonist işgalcilerin eline geçmesi üzerine insanlar vatanlarını işgalden kurtarma mücadelelerinde kendilerine önderlik edecek birilerini aramaya başladılar. İşgalci yahudilerden gelen tehlike konusunda insanların şuurlandırılmasında Şeyh Ahmed Yasin'in büyük rolü oldu.

Şeyh Ahmed Yasin, Gazze'de İslâm Merkezi'ni kurmasından sonra iyice tanındı ve Filistin'in her tarafında adı duyulmaya başladı. Bu durum işgal yönetimini son derece rahatsız etti ve işgal yönetimi Şeyh Ahmed Yasin'i defalarca polis merkezine çağırdı.

1984 yılında Şeyh Ahmed Yasin ve yardımcılarından pek çok kimse tutuklandı. Yürütülen soruşturma sonunda Ahmed Yasin, İsrail devletini yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmak için çalıştığı gerekçesiyle 13 yıl hapse mahkum edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle işgalciler arasında gerçekleştirilen bir esir değişiminde serbest bırakıldı. 1985'te gerçekleştirilen bu uygulamadan sonra Şeyh Ahmed Yasin yine Filistinli kitlelerin siyonist işgalcilere karşı sürdürdükleri cihadlarında başlarına geçti. Ahmed Yasin 8 Aralık 1987 tarihinde başlayan intifadanın öncüsü durumundaki İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)'nin liderliğini yürüttü. Bu teşkilatın manevi lideri ve intifadanın devamında bir motor görevi gördü.

Siyonistler, 18 Mayıs 1989 tarihinde Şeyh Ahmed Yasin'i yeniden tutukladılar. Onunla birlikte İslâmi Direniş Hareketi mensubu pek çok kimseyi de tutukladılar. Bu tutuklama, intifadayı durdurmayı amaçlayan sonuç getirmeyecek bir uygulamaydı. Ancak siyonistler umduklarını bulamadılar. Çünkü bu olay üzerine intifada daha da şiddetlendi.

Uzun oyalamalardan sonra Şeyh Ahmed Yasin 3 Ocak 1990 tarihinde mahkeme önüne çıkarıldı ve 15 suçlamadan yargılandı. Ahmed Yasin'in mahkeme mensuplarına söylediği söz şu olmuştu: \"Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır.\"

Bu ilk duruşmadan sonra yargıç yeniden duruşmayı belirsiz bir tarihe kadar erteledi. Daha sonra siyonist yönetim Şeyh Ahmed Yasin'in 6 Ekim 1991 tarihinde mahkeme önüne çıkarılacağını açıkladı. HAMAS bu sırada, Şeyh Ahmed Yasin'in yargılanmasını protesto için genel grev ilan etti. 16 Ekim 1991 tarihinde de Şeyh Ahmed Yasin hakkında mahkemenin verdiği zulüm hükmü açıklandı. İsrail askeri mahkemesi HAMAS'ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin'i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme Ahmed Yasin'e ayrıca, öldürme emirleri verdiği ve İsrail'i yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmayı amaçlayan kanun dışı (!) örgüt kurduğu iddiasıyla on beş yıl hapis cezası verdi.


İsrail yönetimi söz konusu cezaya mahkum ettikten sonra Ahmed Yasin'le zaman zaman pazarlıklar yapmak ve ona serbest bırakılması için bazı şartları kabul ettirmek istedi. Bir keresinde İsrail'i tanıdığını ve imzalanan özerklik anlaşmalarına olumlu baktığını açıklaması karşılığında serbest bırakma teklifinde bulundu. Ahmed Yasin bunu kesinlikle kabul etmedi. Daha sonra İsrail'i tanıma şartından vazgeçerek sadece özerklik anlaşmalarını kabullenmesi şartıyla serbest bırakma teklifinde bulundu. Bunun üzerine Ahmed Yasin: \"Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim\" cevabını verdi.

Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur:
\"Bizim uğrumuzda cihad edenleri biz elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah iyilik edenlerle beraberdir.\" (Ankebut suresi: 29/69)

\"Allah: \"Elbette ben ve peygamberlerim galip geleceğiz\" diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, yücedir.\" (Mücadele suresi: 58/21)



Ahmed Yasin, sağlık durumunun kötüleşmesine, maruz kaldığı kötü uygulamalara ve bedensel özürlü olması dolayısıyla zindanda çektiği sıkıntılara rağmen işgalciler karşısında hiçbir taviz vermedi. Onun şu sözü davası ve inancı konusunda ne kadar kararlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: \"Benim için hapiste 100 yıl kalmak karşılığında birtakım tavizler vererek çıkmaktan daha iyidir.\" Onun işgal rejiminin mahkemesi karşısına çıkarıldığı sıra söylediği sözler de inancı konusundaki kararlılığının bir göstergesiydi.

Şeyh Ahmed Yasin sekiz yıl süren zindan hayatı boyunca kararlılığından hiç bir şey kaybetmedi ve siyonist yönetimi muhatap kabul etmeme konusundaki tutumunu değiştirmedi. O gerçekten Hz. Yusuf (a.s.)'ı kendisine örnek almış bir insandı. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yusuf (a.s.) hakkında şöyle buyuruluyor: \"Hükümdar: \"Onu bana getirin\" dedi. Bunun üzerine ona elçi gelince: \"Efendine dön de ona sor: \"Ellerini kesen kadınların durumları neydi? Şüphesiz Rabbim onların düzenlerini bilir\" dedi. (Hükümdar kadınlara): \"Yusuf'un nefsine yaklaşmak istediğinizde sizin durumunuz neydi?\" dedi. Onlar: \"Hâşâ! Allah için biz ondan hiç bir kötülük görmedik\" dediler. Azizin hanımı da dedi ki: \"İşte şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsine yaklaşmak istedim. O ise gerçekten doğru söyleyenlerdendir.\" (Yusuf, 12/50-51) Yusuf (a.s.) zindanda o kadar ızdırap çekmesine rağmen hakkındaki dedikoduların kaynağını kurutmadan zindandan çıkmamayı tercih etmişti. Ahmed Yasin de çektiği bütün ızdıraplara rağmen davasından zerre kadar taviz vermemek için zindan hayatına sabretti.

Şeyh Ahmed Yasin bu kararlılığıyla aynı zamanda eşi az görülür müstesna bir örnek ortaya koydu. Hasta yatağında, acil tedaviye ihtiyacının olmasına rağmen: \"Benim buradan çıkarılmam vatanımdan çıkarılmam anlamına gelmeyecek. Ben bu topraklara yeniden dönme hakkımı muhafaza edeceğim\" diyerek Filistinlilere: \"Bu vatana sahip çıkma konusunda asla gevşeklik göstermeyin. İşgalciler sizin en ufak bir zaafınızı kendi sinsi politikaları için kullanabilirler, buna fırsat vermeyin\" mesajı iletti.

Şeyh Ahmed Yasin sekiz buçuk yıla yakın bir süre zindanda kaldıktan sonra 30 Eylül 1997 Salı akşamı serbest bırakılarak tedavi edilmek üzere Ürdün'ün başkenti Amman'a getirildi. Ancak bu serbest bırakma olayıyla ilgili iki önemli iddia ortaya atıldı. Bunlardan biri, Ahmed Yasin'in serbest bırakılmayıp Ürdün'e sürgün edildiği, diğeri ise 25 Eylül 1997 Perşembe günü sabahı Ürdün'ün başkenti Amman'da HAMAS Siyasi Birimi başkanı Halid Meş'al'e karşı suikast girişiminde bulunan Kanada uyruklu iki MOSSAD ajanına karşılık serbest bırakıldığı iddiasıydı.

\"Sürgün\" iddiasının doğru olmadığı gerek Şeyh Ahmed Yasin'in açıklamalarıyla ve gerekse onun Gazze'ye dönerek açıklamalarını fiilen de doğrulamasıyla ortaya konmuş oldu. Ahmed Yasin, söz konusu iddianın ortaya atılmasından sonra yaptığı açıklamada, Amman'a tedavi için geldiğini ve Allah'ın izniyle sağlığına kavuşması durumunda vatanına geri döneceğini ifade etmişti.

Ahmed Yasin açıklamasında, işgal yönetiminden yurduna geri dönmesine müsaade edileceğine dair yazılı bir belge verilmeden, kendisini Remle'den alarak Amman'a götürmek için gelen Ürdün helikopterinin kalkmasına izin vermediğini dile getirerek istediği zaman vatanına geri dönme hakkının saklı olduğuna dair yanında yazılı belge bulunduğunu dile getirmişti.

O, zindandan çıkarılmadan önce vatanına dönmesine müsaade edileceğine dair yazılı belge istemesiyle de tam anlamıyla Hz. Yusuf (a.s.) tavrı sergilemişti. Zindandan çıkarılacağı haberinin kendisine ulaşmasına rağmen hiç heyecana kapılmadan ve tam bir kararlılık göstererek hakkında çıkarılacak spekülasyonlara meydana vermemek ve vatanına olan bağlılığını, ona karşı duyarlılığını ortaya koymak için işgalcilerden yeniden vatanına dönmesine müsaade edileceğine dair yazılı belge istedi. Bu tam anlamıyla Hz. Yusuf (a.s.) kararlılığıdır.

İkinci iddiaya gelince, maalesef bu iddianın arka planında gelişen olaylar tamamen Ahmed Yasin'in ve HAMAS'ın iradesi dışında cereyan ettiğinden ve çevrilen oyunlar bütünüyle Ürdün - İsrail arasında vuku bulduğundan gelişmeler açıklamaları yalanladı. Bu ise Ürdün kralı Hüseyin'in kendi saltanatını korumak için izlediği zikzaklı politikasının bir yansımasıydı. Kral Hüseyin, ortada bir pazarlık olduğu iddialarının doğru olmadığını ve Halid Meş'al'e suikast girişiminde bulunan MOSSAD ajanlarının Ürdün'de yargılanacaklarını açıklamasına rağmen Şeyh Ahmed Yasin'in Gazze'ye dönmesinin ardından söz konusu suikast girişimine katılan MOSSAD ajanlarını İsrail'e teslim etti.

HAMAS olayın hemen ardından yaptığı açıklamada teslim işine şiddetle tepki gösterdi. HAMAS konuyla ilgili açıklamasında şunları bildirdi:

\"Biz MOSSAD adlı terör örgütüne mensup ajanların yargılanmalarını beklerken onların siyonist yönetime teslimi yönünde gelişmeler olmasına şaşırdık. HAMAS, hareketin Siyasi Birimi'nin başkanı kardeşimiz Halid Meş'al'e karşı suikast girişiminde bulunan MOSSAD ajanlarının Ürdün hükümeti tarafından siyonist işgal yönetimine teslim edilmesini büyük bir üzüntüyle karşılamıştır. Bu hareket siyonist teröre karşı yumuşak tavır gösterilmesi anlamına gelir ki böyle bir tavır da onlara daha çok cesaret kazandıracak dolayısıyla benzer girişimleri tekrarlamaya teşvik edecektir. Bu ise Ürdün'ün istikrar ve güvenine zarar verecektir. Siyonist yönetimin başbakanı Benjamin Netanyahu'nun Ariel Şaron ve İzak Mordohay adlı iki teröristi de yanına alarak dün akşam televizyonda yaptığı açıklama ve işgale karşı direnenler nerede olurlarsa olsunlar kendilerini izleyecekleri yönünde sözler sarfetmesi bizim görüşlerimizi doğrulamaktadır.\"

Şeyh Ahmed Yasin, Gazze'ye dönmesinden sonra da mücadelesine devam etti. Bu sebeple 29 Eylül 2000'de başlayan Aksa İntifadası'nın da manevi lideri olarak biliniyordu. İşgalci siyonistler tarafından da sürekli takip ediliyordu. Bu takip sebebiyle daha önce de bir suikast girişimine hedef olmuş ama Allah'ın izniyle mucizevi bir şekilde saldırıdan sağ kurtulmuştu.

Ahmed Yasin sadece HAMAS'ın değil bütün Filistin direnişinin lideri olarak bilinen önemli bir şahsiyetti. Bundan dolayı da bütün Filistin halkı tarafından sahipleniliyordu. Şehadeti karşısında da bütün Filistin halkının ve direniş örgütlerinin ortak tavır sergilemesi bu özelliğini ortaya koymaktadır.


Ahmed Yasin'in Direnişinden Notlar

Şeyh Ahmed Yasin 1983'te Gazze'de kurduğu İslam Merkezi'nde yaptığı konuşmalardan dolayı İsrail işgal kuvvetleri tarafından polis merkezine götürülür. Orada komiserle aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Komiser: Şeyh Ahmed! Peygamberinizin Hayber'de atalarımıza karşı zafer elde ettiği gibi sizin de bize karşı zafer elde edeceğinizi ileri sürmüyor musunuz? Hadi öyleyse yanında ne varsa ortaya dök ve bizimle savaşmak için silahını çıkar.

A. Yasin: Hayber çok uzak değildir. Günü geldiğinde bizim size ne yapacağımızı görürsünüz.

Komiser: Ne demek istiyorsunuz?

A. Yasin: Demek istiyorum ki, sizin gerçek savaşınız İslâm'la ve Muhammed'in askerleriyle olacaktır.

Bu olaydan kısa bir süre sonra Ahmed Yasin tutuklandı. Daha sonra mahkeme önüne çıkarıldığında yargıçla arasında şöyle bir konuşma geçti:

Yargıç: Sen İsrail devletini yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmak için çalışan İslami bir askeri örgütün başkanlığını yapmakla suçlanıyorsun.

A. Yasin: Onların üzerlerindeki zulmün kaldırılması için kendilerine yardımcı olmam benim vatanıma ve halkıma karşı bir görevimdir.

Yargıç: Sen aynı zamanda kanundışı yollarla silah temin etmekle ve İsrail'e karşı kullanılması durumunda büyük bir felakete sebep olabilecek kadar silah biriktirmekle suçlanıyorsun.

A. Yasin: Her gün bizi öldürmek isteyene, vatanımızı ve kutsal varlıklarımızı işgal edene karşı canlarımızı ve kardeşlerimizi savunmak bizim hakkımızdır.

Bu olaydan sonra, İsrailli yargıca gazeteciler Ahmed Yasin'in felçli ve oturak biri olduğunu hatırlattıklarında yargıç şöyle demişti: \"O felçli ve oturak bir adam ama onun felçli ve oturak olmayan aklı ve dili var. Aynı zamanda bir örgüt adamı ve lider konumunda. Etkinlik sahibi biri. İsrail açısından ona güvenilemez.\"

Ahmed Yasin, 1989'da tutuklanmasından sonra mahkeme önüne ilk çıkarıldığında yargıçla arasında şöyle bir konuşma geçti:

Yargıç: Sen HAMAS hareketini kurmakla, taş atanları idare etmekle, onları İsrail devletine karşı savaşmaya teşvikle ve onlara bazı İsrail askerlerini ve yahudilerden bu topraklara yerleştirilenleri öldürme emri vermekle suçlanıyorsun.

A. Yasin: Ben HAMAS'ı kurmakla şeref duyarım. Yaptıklarım işgale karşı direnmem için dinime karşı görevimdir. Bunu yapmak ise Filistin'deki halkımın haklarını korumam için meşru bir hakkımdır.

İsrail mahkemesi 16 Ekim 1991 tarihinde Ahmed Yasin'i \"ömür boyu + on beş yıl\" hapis cezasına çarptırdığını açıklayınca Şeyh Yasin kahkahayla güldü. Onun bu kahkahasının mahkemenin kararını alaya almak anlamına geldiğini düşünen İsrailli yargıç hiddetlendi. Ama Ahmed Yasin yargıcın tavırlarını hiç ciddiye almadı.

Siyonistler onu zindana attıktan sonra felçli olmasına rağmen insanlık dışı uygulamalara maruz bıraktılar. Ama buna rağmen onun kararlı tavrını değiştiremediler. Bir ara bazı şartlarla serbest bırakmayı teklif ederek onunla pazarlığa girişmek istediler. Amaçları onun yönlendirdiği kalabalık kitlenin azmini zayıflatmaktı. Ama o kararlı tutumundan hiçbir şey kaybetmeksizin şu açıklamayı yaptı: \"Benim için hapiste 100 yıl kalmak karşılığında birtakım tavizler vererek çıkmaktan daha iyidir.\"

İşgalciler pazarlık tekliflerini daha sonraları da sürdürdüler. Ama ondan hiçbir taviz koparamadılar. Onun işgalcilere en son söylediği söz şu olmuştu: \"Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim.\"

Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurur: \"Bizim uğrumuzda cihad edenleri biz elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah iyilik edenlerle beraberdir.\" (Ankebut, 29/69) Allahu teala, onu felçle imtihan etmiş ama ona cihad ve mücadele konusunda üstün bir azim ve direniş gücü lütfetmiş.


Şeyh Ahmed Yasin'in Gazze'ye Dönmesinden Sonra Kendisiyle Telefonla Yapılan Bir Röportajın Tercümesi:

Bugünkü durum ve gelecekte neler olabileceğine dair görüş ve değerlendirmelerinizi genel olarak arz eder misiniz?
Alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun. Efendimiz Muhammed'e, onun aline, ashabına ve kıyamet gününe kadar onun çağrısını sürdürenlere salat ve selam olsun. Bundan sonra:

Değerli kardeşlerim! Dünyanın değişik yerlerindeki mü'min ve mücahit gençler! Biz bugün İslami hareketin merhalelerinden bir merhale üzereyiz. Bu merhale gelişme ve yükselme merhalesidir. Yüce Allah'ın izniyle zafer noktalarına doğru ilerleme merhalesidir. Biz bugün vatanımızda ümmetimiz ve toplumumuz açısından ana tabanı oluşturmaktayız. Allah'ın izniyle, er ya da geç zafer bizim olacaktır. Dünyada çeşitli devletler bulunuyor. Güçlü her zaman güçlü olarak, zayıf da her zaman zayıf olarak kalacak değildir. Yarın inşallah güçlüler biz olacağız. Vatanımızın ve topraklarımızın bütün parçalarını kurtaracağız. Onurla ve zaferle oraya döneceğiz. Böylece orada Allah'ın sözü yüceltilecek, Allah'ın kelamı en yüce kelam olarak haykırılırken, inkar edenlerin kelamları en aşağı dereceye düşecektir.

Gelecek konusuna gelince: Burada özerk yönetimle ve toplumla ilişkimiz devam edecektir. Biz tek bir halkız. Tek bir toplumuz ve öyle kalacağız. Düşmanların Filistin'deki ulusal birliği bozmayı amaçlayan oyunlarını pratiğe geçirmelerine fırsat vermeyeceğiz. Karşılığı ne olursa olsun Filistinlilerin birbirlerinin kanlarını akıtmalarına asla fırsat vermeyeceğiz. Bu konuda Yüce Allah'ın şu sözünde ifadesini bulan prensibi vurguluyoruz: \"Sen beni öldürmek için elini bana uzatırsan ben seni öldürmek için elimi sana uzatmam. Ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.\" (Maide, 5/28)

Bazı yayın organları, sizin vatan toprağına döndükten sonra, işgal yönetimiyle bazı şartlarla ateşkes sağlanabileceği yolunda açıklamalarda bulunduğunuzu ileri sürdüler. Bunun yanı sıra yahudilerin dinci partilerinden birinin sizinle görüşmesi üzere Gazze'ye bir temsilci gönderdiği iddia edildi. Bütün bu söylentilerin ve haberlerin doğruluk derecesi nedir?

Öncelikle ben yahudilere herhangi bir ateşkes önerisinde bulunmadım. Onlar bölgede kendilerini güvence ve istikrar içinde görmek istiyorlar. Eğer güvencede olmak istiyorlarsa bunu elde edebilirler. Ama bazı şartlarla: Batı Yaka ve Gazze bölgesinden tamamen çekilecekler, Kudüs'ümüzü bize bütünüyle teslim edecekler, işgal altındaki topraklarda bulunan yahudi yerleşim merkezleri tamamen kaldırılacak, tutuklu Filistinlilerin tamamı serbest bırakılacak, bizim kurtarılmış bölgelerimizde Filistin devletimizi kuracağız, o toprakların üstündekiler de altındakiler de bize ait olacak, oralarda yönetim hakkı tamamıyla bize ait olacak, yahudiler hiçbir şekilde karışmayacaklar. Eğer İsrail bütün bu şartları yerine getirirse biz de, silahlı mücadelemizi belli bir süre durdururuz. Çünkü İslam, belirli bir süre ateşkese gidilmesini engellememektedir. Bunun için biz İslam nizamına göre hareket ederiz. Onlar bunu yaparlarsa, biz de dediğimizi yaparız. Ama biz ahdimize ve dinimizin esaslarına bağlı kalırız.

Yahudilerle görüşme, yahut herhangi bir yahudi dindarla bir araya gelme konusundaki söylentiler hakkında da şunu söylemek isterim: Bizim İsrail ile görüşme türünde hiçbir ilişkimiz söz konusu değildir. Ne gizli ne de açık! Bizim görüşmemiz sadece özerk yönetimle olabilir. Onlarla görüşürüz. Biz bir şey istediğimizde bunu özerk yönetim yetkilileriyle görüşürüz. Diyalog olacaksa onunla olur. Biz burada iki ayrı yönetimin olmasından yana değiliz. Biz İsrail'le herhangi bir diyaloga girmekten yana değiliz. Eğer herhangi bir diyalog ve görüşme olacaksa bu özerk yönetimle onların arasında olur.

Sizin Gazze'ye dönmenizden sonra Dr. Mahmud Zehhar, sizin özerk yönetimin yetkisine karşı bir tavrınızın olmadığına ve Yasir Arafat'ı Filistin halkının lideri olarak tanıdığınıza dair açıklamalarda bulundu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Biz vatan toprağının sadece küçük bir parçası üzerinde bulunuyoruz. Oranın başında da kardeşimiz Ebu Ammar (Yasir Arafat) var. Dünyanın herhangi bir yerinde birbiriyle iç içe girmiş, sürtüşme halinde iki ayrı yönetimin olması mümkün değildir. Bugün bu yönetimi tanıyor ve kabul ediyoruz. Yarın devletimiz olacak. Burada iki ayrı yönetim olamaz. Ancak bir yönetim olur. Ebu Ammar inşallah bu devletin başkanı olacak. Biz ne koltuk, ne mal, ne mevki istiyoruz. Biz mücahitleriz. Haklarımızı geri istiyoruz. Yönetim yine özerk yönetimin elinde kalsın. Biz ona bakmıyor ve ona rağbet etmiyoruz.

Gazze'ye döndükten sonra HAMAS'ın konumu hakkındaki kanaatiniz nedir?
Bizim HAMAS olarak hedefimiz toprağımızı kurtarmak ve hakkımızı geri almaktır. Bu sürekli, sabit ve değişmeyecek bir hedeftir. Bu hedef er veya geç gerçekleşecektir. Bu hedef Filistin davasına hizmet etmektedir. Biz Filistin halkının birliği, arasına herhangi bir ihtilafın, uzlaşmazlığın girmemesi, iç savaş çıkmaması için çalışacağız. İşte bu Filistin davasına hizmet edecektir. Hedef tektir.

Biz isteklerimizi gerçekleştirmede ve İsrail işgal rejiminin gasp ettiği meşru hakkımızı geri almada özerk yönetime destek oluruz. Bu gerçekleştiğinde herhangi bir çarpışma ve direniş olmaz.

Özerk yönetime yapılan baskı neticesinde Gazze ve Batı Yaka'da çok sayıda hayır kurumu kapatıldı. Filistin dışında yaşayan çok sayıda Filistinli kendi vatanlarındaki hayır kurumlarına yardımlarını yeniden başlatabilmek için bu kurumların faaliyetine izin verilmesini bekliyorlar. Bu konudaki tavrınız ne olacak?

Biz inşallah bu kurumların ayakta tutulması ve kapatılmaması için özerk yönetimle görüşeceğiz. Çünkü bu kurumların kanuna aykırı bir çalışmaları olmadığı gibi siyasi ve askeri faaliyetlere de girmemişlerdir. Biz özerk yönetimden bu kurumların kapatılmamasını isteyeceğiz. İsrail daha güçlü olmasına ve daha geniş imkanlara sahip olmasına rağmen bu kurumları kapatmaya kapatsa bile uzun süre kapalı tutmaya güç yetiremedi. Ama şimdi kendisinin başaramadığını özerk yönetimden istiyor. İnşallah görüşmeler sonunda bu konu çözüme kavuşacak ve Filistin halkının maslahatı açısından hayırlı olan sonuca ulaşılacaktır.

Herhangi bir seçim olması durumunda siz aday olmayı düşünür müsünüz? Veya özerk yönetim size bir bakanlık görevi teklif etse kabul eder misiniz? Bir de belediye seçimleri yapılması durumunda HAMAS bu seçimlere katılacak mı?

Ahmed Yasin herhangi bir dünyalık peşinde değildir. Ahmed Yasin herhangi bir mevki elde etme arzusu taşımıyor. Ben kendimi herhangi bir makam için aday göstermeyeceğim. Ben özerk yönetimle kavgalı da değilim, bu yönetimi ele geçirme çabasında da değilim. Ben Allah katında kabul edilmiş kullardan olmak suretiyle Allah'ın rızasını kazanmak istiyorum. Bu itibarla birinci olarak: Ben ne bir mevki için ne de seçimler için aday olmayı düşünüyorum. İkinci olarak: Özerk yönetim herhangi bir mevkiyi teklif ederse kabul etmeyeceğim. Çünkü ben herhangi bir koltuk veya mevki peşinde değilim. Üçüncü olarak: Belediye seçimleri konusuyla ilgili olarak, benim zindanda olduğum sırada HAMAS belediye seçimlerine katılmak istediği yönünde açıklama yapmıştı. Benim buna herhangi bir itirazım yok. İnşallah eğer gerçekleşirse İslami hareket bu seçimlere katılacak.

Son olarak dünya Müslümanlarına bir mesajınız var mı?

Benim bütün Müslüman gençlere nasihatim en başta İslam ahlakıyla ahlaklanmalarıdır. Doğruluk, güvenilirlik, ahde vefa, sevgi, kararlılık, çalışma ve üründe ihlas, Müslümanlarla yardımlaşmak ve onların dertleriyle dertlenmek de İslam ahlakının gereklerindendir. Allah yolunda cihad ve Allahu Teala'nın kelamının en yüce olması için başkalarıyla yardımlaşmak da İslam ahlakının gereklerinden biridir. Müslümanlara da ilme önem vermelerini tavsiye ediyorum. İlim gelecekte bizim düşmanımıza karşı zafer elde etmekte kullanacağımız silahımız olacak. Cehaletle zafer elde edemeyiz. Dini, dünyayı ve ahireti kuşatacak bir ilimle ancak zafer elde edebiliriz.


Ahmed Varol



Gönderen Firtina_Gençlik, Pazartesi, 24 Mart 2008 01:48, Yorumlar(0), Hepsini Oku
Fethullah Gülen Neden Görüş Değiştirdi?

Fethullah Gülen Neden Görüş Değiştirdi?


F. Gülen'in 28 Şubat dönemimdeki söylemleri ile şimdiki söylemler neden değişti konusunu sorgulayıp analiz eden bir yazı


Furuiyyattan asliyata: Gülen’in söyleminde başörtüsü meselesinin anlamı neden değişti?

Refah-Yol iktidarı sırasında yaşanan 28 Şubat 1997’deki askeri müdahale döneminde açıktan bu sürece destek veren Fethullan Gülen, o müdahalenin bir benzeri AKP iktidarı döneminde yaşanmasına rağmen radikal bir direniş gösteriyor.

Erbakan’ın başbakanlığı sırasında meydana gelen 28 Şubat müdahalesi sırasında başörtüsü yasağı yine gündemin ilk sırasında yeralıyordu ve Gülen o günlerde verdiği söyleşilerde başörtüsünün “furuat” olduğunu söylüyordu. Bugün de aynı görüşünü tekrarlıyor, fakat cümleye mutlaka bir “ama” ekleyerek başörtüsü konusunda hükümetin üzerine yürüyenlerin aslında din düşmanlığı yaptıklarını mutlaka söylüyor.

Son günlerde yaptığı bir konuşmada şunları söylediğini görüyoruz:

Tesettür, gerçi dinin esasını teşkil eden imanî meselelerden değildir; İslâm’ın beş şartı arasında da yer almaz. Fakat, Kur’an’ın açık emridir. Farziyeti, hem Kur’an’la, hem Sünnet-i sahiha ile, hem de 14 asırlık İslâm tarihindeki uygulamalarla sabittir. Nur Suresi’nin 31. âyetinde mü’min kadınların başlarını, boyunlarından ve göğüslerinden açık bir yer bırakmayacak şekilde örtmeleri emredilmektedir. Dinin bu konudaki emirleri mezkur ayetle de sınırlı kalmamıştır. Düşünün ki, Peygamber Efendimiz’in pak zevceleri, hükmen mü’minlerin anneleridir. Peygamberimizden sonra onlarla evlenmek mü’min erkeklere haram kılınmıştır. Böyle iken, Ahzab Suresi’nin 59. âyetinde, sadece mü’min kadınlara değil, Peygamber Efendimiz’in pak zevcelerine de “Dış örtülerini, cilbablarını üzerlerine salsınlar” emri bildirilmiş; Sünnet-i sahihanın ve İslâm tarihindeki bütün uygulamaların ortaya koyduğu üzere, el, ayak ve -Hanefi Mezhebinde’de yüz dışında- bütün vücudun bol bir elbise ile örtülmesi emredilmiştir.
Arz edildiği gibi, başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur’an-ı Kerim’le değil, -aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde- Sünnet-i sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir. Bu hususta müfessirler, muhaddisler, fakihler arasında farklı ve aykırı görüş belirten olmamıştır.

Günümüzde -belki de bir kısım kimselere şirin gözükmek ve fantastik düşüncelerle kendilerini ifade etmek için- baş örtüsünün Kur’an’ın emri olmadığını iddia eden ilâhiyatçılar vardır. Fakat, bu mevzuda Kur’an’ın emri o kadar açıktır ki, tarih boyunca hiçbir müfessir farklı mülâhazada bulunmamıştır. Peygamber Efendimiz ve Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, Din’i bugünlere kadar taşıyan ve meselenin mütehassısı olan, on binlerce müfessir, muhaddis ve fakihin yanında, 14 asırlık İslâm tarihinde bütün Müslüman nesillerce ittifakla uygulanabilmiş bir hükme, günümüz ilâhiyatçılarından birkaçının, bazı garezlere bağlı muhalefeti hiçbir değer ifade etmez.

Meselenin dinî buudu böyle iken kalkıp başörtüsünü farklı adlar altında da olsa başka kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar ortaya atmak, gülünç kaçmaktadır. Tesettüre, başörtüsüne bazı mülâhazalarla karşı olan çıkabilir, ama bunun İslâm’da olmadığı iddiası ileri sürülemez. Hele hele, en basit meselelerde bile, aklın ve bilimin icabı olarak işin uzmanına müracaat edilirken, Allah’ın marziyatının, bizden neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda rastgele konuşulamaz. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-ı aklîliktir, gayr-ı ilmîliktir, had bilmemektir. Dahası, ülkemizde din işlerini tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet Teşkilatımız ve ona bağlı çalışan Din İşleri Yüksek Kurulu var; onlar hem bu konuların mütehassısıdır, hem de salahiyet sahibi kılınmışlardır. En azından, onlara müracaat edilmeli ve onların sözleri dinlenilmeli değil midir?

Görüldüğü gibi, Gülen başörtüsü konusundaki bu cüretkar görüşlerini 28 Şubat döneminde hem başörtüsü yasağı mağdurlarından, hem de dönemin siyasi iktidarından esirgemişti. Gülen’in serdettiği delillere bakıldığında, bu delilleri sonradan fark etmiş olmayacağına göre, 28 Şubat döneminde de başörtüsü konusunda aynı düşüncede olduğu anlaşılabiliyor.

Öyleyse sorun Gülen’in başörtüsü konusundaki görüşlerinin değişmesiyle ilgili değildir.

Demek ki Gülen, dönemsel olarak politik bir değerlendirmeyle Erbakan’ın iktidarına karşı 28 Şubat müdahalesinin yanında yeralmışken, bugün AKP iktidarının yanında yeralarak başörtüsü yasağına sert eleştiriler yöneltiyor. O günlerde Gülen Hareketi’nin varlığını korumak için Erbakan’a karşı tutum almışken, bugün yine aynı varlığı korumak için Erdoğan’ın yanında duruyor.

Bu duruma bakarak Gülen Hareketi’nin ilkesel değil pragmatik davrandığı sonucu çıkarılabilir. Bu tavrı rasyonel bulup anlayışla karşılamak da mümkün. Fakat yine de Gülen Hareket’inin bugünkü tutumunu ilkeli bulmakta zorluk çekilebilir.

28 Şubat’ta demokrasi ve özgürlükler konusuna hiç dokunmayan, hatta aksine meşru bir hükümeti devirmeye odaklanmış askeri-sivil grupların gayri meşru müdahalesine destek veren Gülen Hareketi, bugün AKP’nin yanında durarak gayri meşru müdahalelere yüksek sesle itiraz ediyor.

Gülen’in bu yeni tavrını rasyonel, politik ve pragmatik bulmaya engel nedir?

Gülen Hareketi’ni ilkeli davranıp hak ve özgürlükler yanında yeralıyor görmeye en büyük engel olarak 28 Şubat’taki sicili gösterildiğinde buna nasıl itiraz edilebilir?

Başörtü meselesinin Gülen’in zihninde furuuiyyattan asliyyata evrilmesi öyle anlaşılıyor ki Gülen Hareketi’nin devletteki gücü ve itibarıyla yakından alakalı. Eğer bugün de bu hareket Erbakan dönemindeki gibi devlet içinde yeterince yer tutabilmiş olmasaydı muhtemelen başörtüsü yasağı ve diğer konularda Erdoğan’a da Erbakan’a gösterilen tavrın benzeri gösterilecekti.

Galiba laik kesimler bu pragmatizmden cesaret alarak Gülen Hareket’ini dini bir hareket olmaktan çok, karmaşık uluslararası ilişkilere de sahip politik bir hareket olarak görüyorlar. Gülen’in söylemindeki bu köklü değişimin ikna edici gücü de aynı nedenle kırılmış oluyor.


Erbakan’ın başbakanlığı sırasında Gülen Hareketi içinden Erbakan’a sarfedilen dışlayıcı ve hakaretamiz sözler, 28 Şubat’ın liderlerinden Çevik Bir’e Gülen’in yazdığı nezaket abidesi mektupla karşılaştırıldığında hareketin niyetleri konusunda kuşkuya düşmek için yeterli olabiliyor. Kul hakkını, nezaketi, özgürlükleri ve demokrasiyi öylesine vurgulu biçimde sıklıkla dile getiren Gülen, Erbakan konu olduğunda bundan kolayca feragat edebilmişti.

Gülen Hareketi’nin medyasında bugünlerde görülen “demokrasi mücadelesi”, 28 Şubat döneminde ortalarda yoktu. Olmaması bir yana, hareketin 28 Şubat yanlısı tavrı gizlenmeksizin sergilenebiliyordu.


Siyaset tek belirleyici olduğunda dini bir topluluğun bile ilkeden vazgeçebileceğinin örneği olarak görünüyor Gülen Hareketi. İlkeden vazgeçmekle kalınmayacağının, aynı tarafta olduğu halde tehdit algıladığında “kardeş”lerini kurban vermekten bile çekinmeyeceğini de.



Gönderen Firtina_Gençlik, Cumartesi, 09 Şubat 2008 01:21, Yorumlar(0), Hepsini Oku
Genç'ten Nurcu Gençlere Çağrı

Genç'ten Nurcu Gençlere Çağrı

Nihat Genç, Gülen cemaatindeki gençlere çağrıda bulundu.Benim isyanım tepenizdeki on onbeş ağbinizin sizi "Amerika"ya köpek yapması ve ideolojik köleler" haline getirmesinedir...
Bilgisayarımın başına oturuyor ve son birkaç gündür Fethullah Hocacı diye bilinen internet sitelerinde aleyhimde yazılıp çizilenlere cevap veriyorum. Fethullahcı diye bilinen nurcu kardeşlerim, sizler benim öz ve öz kardeşlerimsiniz, toprağımın çocuklarısınız ve yüzlercenizi tanıyorum, pırıl pırıl tertemiz çocuklarsınız.

Benim isyanım tepenizdeki on onbeş ağbinizin sizi Amerika"ya köpek yapması ve ideolojik köleler haline getirmesinedir. Siz de bunları içinizde tartışıyor bu utançtan çıkamıyor ve hayıflanıp duruyorsunuz, ancak, benim gibi bağımsız yazarlar sizlerin zorla sürüklendiği bu kapanları dobra dobra konuşur. Bağımsız yazar demek kimseye eyvallahı olmayan Allah"tan başka kimseden emir almayan yazar demektir.

İşte Irak"ta bir milyon müslüman kardeşimiz öldürüldü ve seyirci kaldınız, gazetelerinizin yayın politikası ortada, Amerika Irak"a girdiği günden beri susturulmuş yazarlarla dolu gazeteleriniz Amerikancılığından zırnık taviz vermedi. Bu utanç hepinizi felakete götürecek. Bush"un adamı olmak ya da hristiyan evanjelistlerle aynı siyasi çizgide olmanın faturasını er geç içinde yaşadığınız ideoloji pahalıya ödeyecektir. Ancak sizler bugünden bu ihanet çizgisini içinizde yüksek sesle tartışırsanız bir nebze taşıdığınız müslümanlık sıfatını şeytani kirlilikten kurtarmış olursunuz. Bizim de derdimiz size bu muhasebeyi yaptırmaktır. Sizi bu derin muhasebeye zorlamaktır. Ama gazetelerinizi ve internet sayfalarınızı yöneten ağbileriniz böyle yapmıyor, tam tersine, Fethullah Hoca"ya kim karşı geliyorsa onu faşistlikle delilikle özgürlük düşmanıyla suçluyor.

Bana istediğiniz suçlamaları yapabilirsiniz, ben bu suçlamaların üretildiği kafaları ve yerleri iyi biliyorum. Sizin bu düşüncelerinizi üretenlerin tıynıyetlerinden,şereflerinden, insanlıklarından çok çok haberdarım.

Mesela sizler Orhan Pamuklarla aynı safta ve Ermeni vakıflarıyla canciğer ilişkileri kendi ağzıyla belgelenmiş Elif Şafaklar"a sesinizi çıkartamazsınız, çünkü, ağbilerinizden biriyle evlendi ve hepiniz artık susmak zorundasınız, bugüne kadar tek satır çıkmadığı gibi gazete ve dergilerinizde en küçük bir imaya dahi izin verilmedi. Çünkü dergileriniz ve gazeteleriniz kontrol altında. Kontrol altındasınız kardeşlerim. Artık bu büyük kontrol sadece sizleri değil bizi de kontrol etmeye başladı. Bakın bir takım siyasi cinayetleri çözeceğiz diye yola çıkan polis şefleri bizlerin onların öbürlerinin herkesin telefonunu rahatlıkla savcılık izniyle dinliyor, herkes dinleniyor, dinleniyoruz kardeşlerim. Ağbileriniz bizi dinliyor. Sadece bizleri mi askerleri de dinliyor, işte geçtiğimiz yıl ortaya çıkan andıç hadisesi Fethullah istihbaratının derinliklerini gösteriyor. Elinizden ne geliyorsa yapın, şikayetim bu değil, benim lafım, hem devletten maaş alıyorsunuz hem de devleti aşağılıyor devletle dalganızı geçiyor devlete karşı söylenmedik laf bırakmıyorsunuz..

Bakın ben devletten maaş almıyorum, devletten ödül almıyorum devlet makamlarında değilim, ama sizler devletin en istihbarati yerlerindesiniz, TRT"desiniz iktidardasınız ve hala devlete küfrediyorsunuz. Bu ikiyüzlülüğün adı kalleşliktir, insan ekmek yediği yere bu kadar nankör davranır mı? SKY Televizyonu yüzlerce televizyondan sadece bir tanesidir ve sizin elinizde TRT 1, TRT 2, işte hergün nurcu ağbileriniz burada akşamın altısından gecenin onikisine kadar dini kültürel felsefi proğramlar yapıyor. Pekala bu ağbilerin proğramları sizlerin öfkesini kudurmuşluğunu giderecek sizleri rahatlatacak yayınlar yapabilmeli. Ama sanırım çok beceriksiz adamlar, sizleri yıllar boyu ekranlardan uyutuyorlar, Türkiye"yi konuşmuyorlar acılarımızı konuşmuyorlar dünyanın dertlerini konuşmuyorlar ve ama hergün bedavadan ordalar, üstelik maaş da alıyorlar,üstelik ne soranları var ve ne de onları eleştirenler. Eğer benim konuşmalarımı TRT yayınlamış olsaydı siz de devlete TRT"ye kızabilirdiniz, ama TRT artık sizin. Bir fikriniz varsa bir düşünceniz varsa bu resmi kanallarda sabahlara kadar yayınlayın ve rahat edin.. Yüzlerce Televizyon içinden bir tanesi niçin sizi rahatsız etsin, bırakın burada da bizim kendimizce konuşalım. Ama ağbileriniz iki tür hayat yaşıyor, birinci hayatları gayet düzgün takım elbiseli ve size ekrandan gazeteden gösterdikleri yüzleri, ikinci yüzleri ise saklı, kirli, karanlık.. İşte o karanlık yüzü hepimizi tedirgin ediyor ülkeyi endişeye sürüklüyor.

Mesela ben Nihat Genç İslam felsefesini inciği cinciğine kadar okumaya çalıştım, Türkiye"de yayınlanmış binlerce cilt İslam külliyatı didik didik edilmiş olarak şu anda kütüphanemdedir, ayrıca ayıptır söylemesi ilk gençlik yıllarımda dizimi kırıp oturdum ve aylarca süren bir mücadeleden sonra Saidi Nursi külliyatını da hatim ettim.

Çünkü ben sadece müslüman değil müslümanların bilimini düşüncesini tarihini derinden merak ettim. Gazete ve ekranlardaki ağbileriniz bir kez olsun merak edip benimle ropörtaj yapmadı bir kez olsun benim kitaplarımdan bahsetmedi ve benim kitaplarımı bir tek mısra olsun tanıtmadı, kimi meşhur ettiler Elif Şafak gibileri.. Bundan şikayetçi değilim, ama sansürünüzü ambargonuzu işinize gelmeyenlere uyguladığınız ölümüne yoksaymaları şimdi yeni yetişen nurcu kardeşler de iyi bilsin. Böylelikle sizler vatanseverliği liberal Avrupacı yazarların ağzından öğrendiniz, sizin beyninizi yıkayanlar vatanseverlik kavramını size, ülkeyi Avrupa"ya peşkeş çekenlerin ağızlarından öğretti. Şu anda ülke sevgisi vatan devlet asker ulusallık milliyetçilik gibi bütün bu kavramlarda beyniniz darmadağınık ve bu saatten sonra size birçok şeyi anlatmak hayli imkansız.

Bakın gazeteniz yazarları ve Fethullahcı diye bilinen yazarlarla oluşturulan mahfiller kurumlar bugüne kadar mesela Kıbrıs meselesinde Yunan tarafını, Ermeni sorunundan Ermeni tezlerini, Kuzey Irak sorununda Barzani tezlerini hoşgörüyle tartışıp bu üç temel sorunda da Avrupalılar"ın Ermeniler"in ve Barzani"nin ve Yunanlılar"ın tezlerini destekledi. Yetmedi, Irak"ta bir milyon müslüman öldürülürken sizler yine Amerika tarafında dinler arası ittifaklar medeniyetler çatışmaları laflarıyla eğlenip duruyordunuz.. Polis teşkilatı elinizde, TRT elinizde, milyarlık onlarca holding elinizde ve onlarca derginiz gazeteniz elinizde ve sizler hala doymamış olmalısınız ki SKY Türk"te tek tabanca konuşup bağıran Nihat Genç"e hiçbir müslümanın kaldıramayacağını küfürler savuruyorsunuz. Önce müslümanlığı öğrenmelisiniz. Önce hak adalet duygusunu yani Allah"ın adı olan Hakk"ı öğrenmelisiniz. Kimseden beş kuruş para almadan kimsenin adamı olmadan kimseye ağbi demeden ve hepinizin yedi sülalenizin ambargo ve sansürlerine rağmen yazarlığıyla bugün milyonlara seslenen Nihat Genç"e katil, deli, faşist demeden önce, bu çocuk neler yazdı neler söylüyor diyebilmelisiniz. Yedi sekiz kitabım birer birer otuz baskıyı çoktan geçti, yani içinizde bu topraklarda kitapları hikayeleri en çok okunan yazarım. Torpille kayırmayla aylarca çok satan listelerinde baş köşelerde tuttuğunuz boya hamurundan yazarlarınız bu rakamları geçemez. İşte onlarca televizyonunuz var neden içlerinden tek bir tanesi benim kadar dinlenmiyor, izlenmiyor.. Ben insanları ekran başına beyinlerini yıkayarak mı jandarma zoruyla mı getiriyorum, benim dinlemezseniz sizi ülkeden atarım kovarım diye faşist diktatöryal tedbirlere mi başvuruyorum. Ama sizleri yetiştirenler sizlere kendi eserlerini dayatıyorlar kendi proğramlarını onyıllarca sizlere zorla izletiyorlar, okumaz ya da izlemezseniz, size burs vermezler, size evlerinden atarlar, sizi işe almazlar ve size de şimdi bana yaptıkları gibi ya yok sayarlar ya küfrederler.

Kardeşlerim, yalan söylemek müslümana hiç yakışmaz, işte internet sitelerini yöneten ağbileriniz, benim için AKP seçmenlerine hödük dedi beyinsiz dedi diye manşet attılar.. Konuşmam ortada tekrarını tekrar yayınlarız yine izleyin. Ben böyle bir cümle etmedim. Etmediğim halde bu yalana iftiraya niçin tenezzül ediyorsunuz. Beni gözden düşürmek için mi? Beni sizin gazeteleriniz sizin dergileriniz yazar yapmadı, ben, bu halka hikayeler anlata anlata yazar oldum, boşuna çırpınmayın. Ben konuşmamda, açıp bir daha dinleyin, eğitimsiz okulsuz kitapsız müzesiz kütüphanesiz insanların yoksullukları yüzünden estetik zevkleri siyasi seçicilikleri gelişmez ve beyinsiz bırakırlar, böylelikle bir partiye çabucak kanabilirler, dedim,.Mesela diyelim Batman"da yüzlerce yazar sanatçı olabilseydi Batman"dan bu kadar kolay oy alamazsınız, dedim.. İşte bunları dedim.. Peki neden yalan söylediniz. Fethullah hocanız sizi bu yalanları yönetmeniz için mi oralara yerleştirdi. Türkiye halkından vergiler alınıyor ve bu vergiler TRT"ye yatırılıyor siz bu TRT"lerde başköşelerde yıllar boyu konuşuyorsunuz ve ayrıca cemaatiniz Anadolu halkından zekat alıyor ve bu zekatlar büyük holdinglerinizi gazetelerinizi sıcacık ideolojik evlerinizi geçindiriyor.. Hem devletin paralarıyla hem ideolojinin topladığı zekat paralarıyla geçiniyorsunuz. Bu sizi utandırmıyor mu?

Bir genç insan olarak kendinize şu soruyu niçin sormuyorsunuz, Allah bana bir çift göz sağlam iki kol vermiş ben kimseye muhtaç olmadan kendi karnımı kendim doyururum, demiyorsunuz. Bir başkasından para alırsanız onların dükkanlarına gazetelerine tayinle torpille ideolojik dostlukla gelip yerleşirseniz şüphesiz onların adamı borazanı olursunuz, onlar kime havlarsa hepiniz ona havlarsınız, onlar kime karşıysa hepiniz ona karşı olursunuz. Benim bildiğim insan evladı kimseye muhtaç olmamalı. Birine muhtaç olursa onun kölesi cariyesi köpeği tebaası kulu olur. Bu da insanlığa hiç yakışmaz. O halde hepimize düşen görev müslüman çocukları bu zavallı sadaka dilenci durumuna düşürmeden kendi ayaklarıyla onurlarıyla tertemiz alınlarıyla ülkeye ve kendilerine hizmet etmelerini sağlamaktır. Hepimizin görevi de budur. Bu toprağın çocukları kimsenin adamı olmasın, kimseden emir almasın, kimsenin bekçisi koruması olmasın.

Müslümanlığın çağımızda düştüğü kepazelik işte bu insanlık facialarıdır.

Müslümanlar bağımsız insanlar yetiştirebilmeli.

Müslümanlar onurlarına düşkün olmalı.

Müslümanlar sadece kendi cemaatleri için değil tüm ülke için tüm insanlık için çalışabilmeli. İçinizde yüzlerce tertemiz müslüman çocuğun bu satırlarda dile getirdiğim acıları çektiğini çok iyi biliyorum, bu yüzden sözüm herkese değil, ancak, benim gibi bağımsız konuşan insanlar çoğalırsa belki içinizde bu insanlık acılarını çeken kardeşlerimiz çoğalmış olur. Bir de beni çok uzaklarda biri sanmayın, davet edin geleyim, televizyonlarınıza toplantı salonlarınıza her yere geleyim vesizinle yüzyüze konuşayım.. Hatta birçok okulunuza gittim konferanslar verdim, ancak, benim rahatsızlığım bana ödül vermeye kalkmanızdır, ben ödül istemem, ben sizinle hepinizle her yerde her şekilde Amerika"yı bağımsızlığımızı müslümanlığımızı dünyamızı döne döne saatlerce konuşmak isterim. Ama konuşturmuyorlar, niçin konuşturmuyorlar, benim etim ne butum ne, işte telefonlarımı polis şefleriniz dinliyor, herşeyimi biliyorlar, benden niçin korkuyorsunuz ve kitlenizden niçin beni uzak tutuyorsunuz anlamıyorum. Anladığım benim söyleyeceklerim özel odalarda beyinleri yıkanarak yetiştirilen gencecik tertemiz çocukları elinizden alacak sizlerden kopartacak ya da bu Amerikancılığınızın ifşası kemiklerinize kadar sizi titretiyor, korkutuyor..

Allah aşkına bu nasıl müslümanlık, Avrupa"dan yanasınız, Amerika"dan yanasınız, Irak"ta milyonlarca müslüman öldürülüyor seyircisiniz,milyarlarca dolarlıkholdinglerde keyif içindesiniz..

Baksanıza Aydın Doğan dahi size dokunamıyor, çünkü sizin gazetelerin dağıtımpayından yüzde alıyor ve bu yüzdelerle Aydın

Doğan bütün medyasının maaşını veriyor, evet, bir hesaplayın, Aydın Doğan medyasının maaş gelirleri Fethullahcı dergi ve gazetelerin dağıtım payından çıkıyor, hadi kaba bir hesap yapalım dörtyüzbin gazetenin ya da ikiyüzbin gazetenin dağıtım payı ne kadardır, ki bu pay bayilere ödenen nakit paradır..

Neyse lafı uzatmayalım. Fethullah hoca Allah"tan peygamberden büyük değildir, Fethullah"ın çizdiği siyasi yol Allah"ın yolu değil Amerikan"ın yoludur, pekala Fethullah hoca da yanılabilir, tarihte Deli İbrahimler gibi bir çok İslam halifesinin yanıldığı gibi Fethullah hoca da yanılır. Hepimiz yanılırız. Bu yüzden hepimiz tartışabilmeliyiz..Halkın zekat paralarıyla ideoloji evleri kuruyor göya müslümanlık yapıyorsunuz ve bu idejik evlerde çocukların beyinlerinihristiyanlaraAmerikalılar"a ittifaklara hazırlıyorsunuz..

Anadolu halkı size verdiği zekat paralarının Elif Şafaklar"a maaş Nihat Gençler"e küfür hakaret olduğunu ne zaman öğrenecek.


HaberVitrini



Gönderen Firtina_Gençlik, Pazartesi, 04 Şubat 2008 16:47, Yorumlar(1), Hepsini Oku
Hz. Sümeyye’nin Tükürüğü Kurumadı

Hz. Sümeyye’nin Tükürüğü Kurumadı

İslam’ın emir ve nehiylerini ucundan kıyısından çekiştirip kuşa çevirmeye çalışan zevat kimin haklarını kime vererek sitemlerini garanti almaya çalışıyor ki? “Şu başörtüsüdür, şu değildir. Falan yerde örtüne bilirsin falan yerde örtünemezsin” ölçülendirmesiyle hicab sınırları Kitap ve sünnet ile belirlenmişken istikamet şaşırtıcı sahte Sırat-ı mustakim levhaları ile “Sırat’ın orta yerine oturuvermişliklerini” icra ediyorlar. Hayır, her ne kadar da o sahte yol levhalarınızda “Cennete gider” ya da “Allah Rızasına götürür” yazsa da ehhl-i iman basiret nazarı ile boyalı süslü levhalarınızın çıkmaz sokağa, ateşe ve hüsrana yönlendirdiğini bilecektir. Kitab’ın bir kısmını bir kısmından ayırmanın ne demek olduğunu iyi bilen ümmet sınır koyucunun da kim olduğuna ruhlar âleminde iman etmiş, ikrar etmiştir.

Ne muazzam tevafuktur ki, ne coşkulu hiktmet-i ilahi deryasıdır ki sırat şu günlerde yaşamakta olduğumuz gündemin merkez noktası müminelerin hicabı, Kur’an’ın mutlak emirlerinden biri olan tesettür ve Sırat-ı müstakim’in sahte ve gerçek levhaları oluverince karşımıza ilk çıkacak gerçek yön levhamızı diken öğretmenimizin Hz.Sümmeyye olması işimizi cidden kolaylaştıracaktır. Evet, Yasir ailesinin kadını, siyahî bir acize, Hz Yasir’in hanımı, Hz. Ammar’ın anası Hz. Sümeyye’den bahsediyoruz. Hz. Sümeyye öyle bir başlangıç levhası dikmiştir ki ilk şahadet makamına eren Müslüman olmasından öte İslam yolunda ilk katledilenin bir kadın olması günümüz açısından daha bir manidardır. Bir tarafta zorba dayatmacı, iktidar sahibi müşrik bir otorite diğer tarafta zayıf bırakılmış, köleleştirilmiş bir ailenin en savunmasız en zayıf ferdi. Zorbalık ve dayatma ile acziyet ve imanın levha üzerine kazınan diyaloğu… “Putlarımızı kutsa ve Muhammed’e küfret özgür yaşa” teklifi ile sözde lutuf sahibi bir özgürlük bağışlayıcısı(!) ve mustazaf bir mü’minenin ciltler dolusu kitabı terazinin diğer kefesinde tartabilecek, içerisinde bir harf dahi olmayan kutlu cevabı… Tarih boyu tarih bilinci arayan özgürlük sevdalısı kavimlerin tamamına yetecek kadar içerisinde şifa kimyasını barındıran şahsiyetlilik ve iman mayasıyla kıvama ermiş “La” tükürüğü… Dayatma, tehdit ve Kabilizm ile varlık mücadelesinin kavgasının verildiği nokta… Ve ilk şahadet…

Ebu Cehillerin yüzündeki rezillik simasını deşifre eden tükürüğün yeryüzüne sıçrayan zerreleri ile Hz. Sümeyye’nin peşi sıra gelen kan damları özgürlük vadisinde ahitleşerek Sırat üzerine öyle bir yön levhası diker ki erkeğim diyenin dahi mahcubiyetle okuyabildiği kazınmışlık ifadesidir. Yeryüzündeki tüm dayatmacıların ve entrikacıların sahte cennet levhalarını güneş karşısındaki mumun haline çeviriverir. Mum şaşkınlık içerisindedir; “beni eriten ateşim mi yoksa güneşin ışığımı…”

“İslam’ın şu emrinden şu kadar verelim, özgür kalın ve cennete gidin” aldatmacasıyla Sırat üzerine bağdaş kuranlar bilsinler ki kendi şirk babalarının soyu kesilmediği gibi Kendinse Kevser verilmiş Hz Muhammed’in ilk takipçilerinden olan Hz Sümeyye’nin de iman soyu kesilmemiştir. Ne kadar dayatma ve entrikaları varsa ondan çok daha fazla Sümeyye tükürükleri ümmetin ağzında birikmiş hazır beklemektedir.

Cenneti, Rıza-i Baki’yi ve dünya hayatında sözde özgür yaşantıyı vaad edip kendi kurumsal saltanatlarına devamiyet ve nemalanma sağlayan zorbalar Hz Sümeyye’nin tükürüğünün bizlere ana sütü olduğunu biliyorlar mı acaba? Sırat üzerindeki istikamet levhalarımızın asla sökülemez perçinlerle ikame dildiğini hiç akıl edemiyorlar mı? Daha Sümeyye levhasında iflas eden dayatmacı zihniyet az ilerideki yüzlerce, binlerce Bedir, Uhud, Hendek v.s gibi meydanların ensesinden esen yiğitlik rüzgârıyla damarları yok saymış kandamlalarının kopmuş uzuvları örterek yol aydınlatıcı meşaleli levhalar gözlerini tükürükten öte kamaştırdığında ne yapacak?

Hayır, tutsaklığı ve dayatmacılığı kısmi özgürlük aldatmacası ile meşrulaştırmaya çalışan sözde rabler Sümeyyeleri aciz, Bilaller’i tutsak sansalar da kızgın kumlar üzerine düşmüş tüm musatazaf ve mazlumların kanları, gözyaşları, direnç terleri iman harcında kıvam sağlayıcı olmuştur. Sahte özgürlüklere kanmayan, İslam’ın mutlak değerlerini eksiltmeyen, eklemeyen, istikamet levhalarını gereği gibi okuyup anlayabilenlere selam olsun…



Vuslat Dergisi



Gönderen Firtina_Gençlik, Pazartesi, 04 Şubat 2008 16:31, Yorumlar(0), Hepsini Oku
 


MKPNews ©2003-2008 mkportal.it
 
 

MKPortal ©2003-2008 mkportal.it