02-06-2010, 07:26 PM
İnsanın Ölüm Anı
ALLAHü teâlâ, insanı hayâtı boyunca, dünyâda
durdurur. Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye kadar
ve ezelde takdîr edilmiş olan amelleri bitinceye kadar, dünyâda
durur. Dünyâdaki ölümü yaklaşdığı vakt, dört melek gelir. Bunları
n biri, rûhunu sağ ayağından ve biri sol ayağından ve biri sağ elinden
ve biri sol elinden çekerler. Çok def’a, rûhu gargara hâline gelmezden
evvel (Âlem-i melekûtî)yi görmeğe başlar. Melekleri, yap-
dıkları işlerin hakîkatini, âlemlerinde durdukları hâl üzere görür.
Eğer dili söyler ise, onların vücûdünü haber verir. Çok def’a da,
gördüğü şeyleri, şeytânın bir işi zan eder. Lisânı tutuluncaya kadar
hareketsiz kalır. Bu hâlde, yine melâike rûhunu parmak uçlarından
çekerler. Soluğu ise, sanki saka kırbasından su boşalır gibi, gırıl gırı
l öter. Fâcirin rûhu da yaş keçeye takılmış olan diken çekilir gibi
çıkarılır ki, bunu insanların en üstünü olan Peygamberimiz “sallALLAHü
aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu hâlde ölü karnını diken ile
dolu zân eder. Rûhunu da, sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve gök
yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor zan eder.
Hazret-i Kâ’bdan “radıyALLAHü anh”, ölüm nasıl oluyor diye süâl
olundu. Buyurdu ki: (Bir diken dalını bir kişinin içerisine koymuşlar.
Ve kuvvetli bir kimse onu çekiyor. Kesdiğini kesiyor. Kalan
kalıyor gibi buldum).
Peygamberlerin efendisi “sallALLAHü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu
ki, (Elbette ölüm acılarından birinin şiddeti, üçyüz kerre kılı
nç vurmakdan dahâ şiddetlidir).
işte bu zemânda insanın cesedi terler. Gözleri sür’at ile iki tarafa
gider. Burnunun iki tarafı çekilir. Göğüs kemikleri kalkar, so-
luğu kabarır, benzi sararır. Âişe-i sıddîka “radıyALLAHü anhâ” vâlidemiz,
Resûlullah kucağında iken, bu hâli görünce, gözünden yaş
dökerek şu meâlde şi’r söyledi:
(Nefsimi sana fedâ ederim yâ ResûlALLAH ki, seni fenâ hareketlerden
birşey kederlendirmedi, incitmedi. Bu zemâna kadar seni
cin de çarpmadı. Birşeyden dahî korkmadın. fiimdi ne oldu ki, güzel
yüzün inci gibi terle örtülmüş görüyorum. Her ölünün rengi sol-
duğu hâlde, senin mubârek yüzünün nûrları hakîkaten her tarafı
aydınlatıyor.)
Rûhu kalbe gelince dili tutulur. Hiç kimse rûhu göğsüne gelmiş
iken konuşamaz. Bunun iki sebebi vardır. Biri, iş gâyet büyük olduğ
undan, göğüs nefeslerle sıkışıp, daralmışdır.
Görmezmisiniz, insanın göğsüne vurulsa bayılır. Ancak az sonra
söze kâdir olur. Çok kerre de söyliyemez. insanın neresine vurulsa seslenir. Göğsüne vurulsa, hemen sessiz ölü gibi düşer.
ikinci sebebi de, ses akciğerlerinden dışarı çıkan havanın hareketinden
hâsıl oluyor idi. Bu soluk ise kalmadı. Nefes alıp veremediğ
i için, bedenin harâreti kalmaz, soğur. Bu zemânda mevtâların
hâlleri muhtelif olur.
Ba’zıları vardır ki, melek zehr ile su verilmiş kızgın demir ile
vurur. Hemen rûh kaçar, hârice çıkar. Melek onu eline alır, civa gibi
titremeye başlar. Çekirge kadar insan şeklinde olur. Sonra me-
lek onu zebânîye (azâb yapıcı meleğe) teslîm eder.
Ba’zı mevtâ vardır ki, rûhu azar azar çekilir. Tâ ki, boğazında
tutulur. Boğazında da kalmaz. Ancak kalbe bağlı olarak kalır. Bu
zemânda, melek zehrli kızgın demir ile vurur. Zîrâ, o demirle vurmayı
nca, rûh kalbden ayrılmaz. Bu demirle vurmanın sebebi, demir
ölüm denizine daldırılmışdır. Kalb üzerine konulunca, diğer
yerlerine de sirâyet eden zehr gibi olur. Zîrâ, hayâtın sırrı ancak
kalbdedir. Onun sırrı ancak dünyâ hayâtında te’sîr eder. Bunun
için, ba’zı kelâm âlimleri (hayât rûhun gayrıdır) ve (hayâtın ma’nâsı,
rûhun beden ile karışmasıdır) dediler.
Rûh çekilip, son bağı kopacağı zemân, kendisine birçok fitneler
ârız olur. Bu, ol fitnelerdir ki, iblîs a’vânını (yardımcılarını) hâssaten
o kimseye musallat eder. O hâlde iken o insana gelirler ve
onun anası ve babası ve kardeşi ve kızkardeşi ve sevdiği kimselerden
vefât etmiş olanlar sûretinde görünürler ve ona derler ki:
(Ey filân! Sen ölüyorsun. Biz, bu hâlde seni geçdik. Sen yehûdî
dîninde olarak öl. Bu din, ALLAH indinde, makbûl olan hak dindir).
Eğer bunların sözlerine aldanmaz, dinlemez ise, yanından giderler.
Başkaları gelip, derler ki, (Sen nasrânî (hıristiyan) olarak öl! Zîrâ
o din Mesîhin, ya’nî Îsâ aleyhisselâmın dînidir ki, Mûsâ aleyhisselâmı
n dînini, nesh etmişdir.) Böylece, her milletin dinlerini ona
söylerler. O zemânda, Cenâb-ı Hakkın şaşırmasını dilediği kimse şaşı
rır. işte bu; (Ey bizim Rabbimiz! Dünyâda iken bize îmân verdiğin
gibi, ölürken de kalblerimizi şaşırtma) meâlindeki Âl-i imrân sûresinin
sekizinci âyet-i kerîmesinin haber verdiği hâldir.
Cenâb-ı Hak bir kuluna hidâyet ve îmânda sebâtını dilerse, o
kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir. Ba’zıları, bu rahmetden maksad
Cebrâîl aleyhisselâmdır, dediler.
ALLAHü teâlâ, insanı hayâtı boyunca, dünyâda
durdurur. Belli olan eceli gelinceye kadar ve rızkı tükeninceye kadar
ve ezelde takdîr edilmiş olan amelleri bitinceye kadar, dünyâda
durur. Dünyâdaki ölümü yaklaşdığı vakt, dört melek gelir. Bunları
n biri, rûhunu sağ ayağından ve biri sol ayağından ve biri sağ elinden
ve biri sol elinden çekerler. Çok def’a, rûhu gargara hâline gelmezden
evvel (Âlem-i melekûtî)yi görmeğe başlar. Melekleri, yap-
dıkları işlerin hakîkatini, âlemlerinde durdukları hâl üzere görür.
Eğer dili söyler ise, onların vücûdünü haber verir. Çok def’a da,
gördüğü şeyleri, şeytânın bir işi zan eder. Lisânı tutuluncaya kadar
hareketsiz kalır. Bu hâlde, yine melâike rûhunu parmak uçlarından
çekerler. Soluğu ise, sanki saka kırbasından su boşalır gibi, gırıl gırı
l öter. Fâcirin rûhu da yaş keçeye takılmış olan diken çekilir gibi
çıkarılır ki, bunu insanların en üstünü olan Peygamberimiz “sallALLAHü
aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu hâlde ölü karnını diken ile
dolu zân eder. Rûhunu da, sanki bir iğne deliğinden çıkıyor ve gök
yere bitişiyor ve kendisi arasında kalıyor zan eder.
Hazret-i Kâ’bdan “radıyALLAHü anh”, ölüm nasıl oluyor diye süâl
olundu. Buyurdu ki: (Bir diken dalını bir kişinin içerisine koymuşlar.
Ve kuvvetli bir kimse onu çekiyor. Kesdiğini kesiyor. Kalan
kalıyor gibi buldum).
Peygamberlerin efendisi “sallALLAHü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu
ki, (Elbette ölüm acılarından birinin şiddeti, üçyüz kerre kılı
nç vurmakdan dahâ şiddetlidir).
işte bu zemânda insanın cesedi terler. Gözleri sür’at ile iki tarafa
gider. Burnunun iki tarafı çekilir. Göğüs kemikleri kalkar, so-
luğu kabarır, benzi sararır. Âişe-i sıddîka “radıyALLAHü anhâ” vâlidemiz,
Resûlullah kucağında iken, bu hâli görünce, gözünden yaş
dökerek şu meâlde şi’r söyledi:
(Nefsimi sana fedâ ederim yâ ResûlALLAH ki, seni fenâ hareketlerden
birşey kederlendirmedi, incitmedi. Bu zemâna kadar seni
cin de çarpmadı. Birşeyden dahî korkmadın. fiimdi ne oldu ki, güzel
yüzün inci gibi terle örtülmüş görüyorum. Her ölünün rengi sol-
duğu hâlde, senin mubârek yüzünün nûrları hakîkaten her tarafı
aydınlatıyor.)
Rûhu kalbe gelince dili tutulur. Hiç kimse rûhu göğsüne gelmiş
iken konuşamaz. Bunun iki sebebi vardır. Biri, iş gâyet büyük olduğ
undan, göğüs nefeslerle sıkışıp, daralmışdır.
Görmezmisiniz, insanın göğsüne vurulsa bayılır. Ancak az sonra
söze kâdir olur. Çok kerre de söyliyemez. insanın neresine vurulsa seslenir. Göğsüne vurulsa, hemen sessiz ölü gibi düşer.
ikinci sebebi de, ses akciğerlerinden dışarı çıkan havanın hareketinden
hâsıl oluyor idi. Bu soluk ise kalmadı. Nefes alıp veremediğ
i için, bedenin harâreti kalmaz, soğur. Bu zemânda mevtâların
hâlleri muhtelif olur.
Ba’zıları vardır ki, melek zehr ile su verilmiş kızgın demir ile
vurur. Hemen rûh kaçar, hârice çıkar. Melek onu eline alır, civa gibi
titremeye başlar. Çekirge kadar insan şeklinde olur. Sonra me-
lek onu zebânîye (azâb yapıcı meleğe) teslîm eder.
Ba’zı mevtâ vardır ki, rûhu azar azar çekilir. Tâ ki, boğazında
tutulur. Boğazında da kalmaz. Ancak kalbe bağlı olarak kalır. Bu
zemânda, melek zehrli kızgın demir ile vurur. Zîrâ, o demirle vurmayı
nca, rûh kalbden ayrılmaz. Bu demirle vurmanın sebebi, demir
ölüm denizine daldırılmışdır. Kalb üzerine konulunca, diğer
yerlerine de sirâyet eden zehr gibi olur. Zîrâ, hayâtın sırrı ancak
kalbdedir. Onun sırrı ancak dünyâ hayâtında te’sîr eder. Bunun
için, ba’zı kelâm âlimleri (hayât rûhun gayrıdır) ve (hayâtın ma’nâsı,
rûhun beden ile karışmasıdır) dediler.
Rûh çekilip, son bağı kopacağı zemân, kendisine birçok fitneler
ârız olur. Bu, ol fitnelerdir ki, iblîs a’vânını (yardımcılarını) hâssaten
o kimseye musallat eder. O hâlde iken o insana gelirler ve
onun anası ve babası ve kardeşi ve kızkardeşi ve sevdiği kimselerden
vefât etmiş olanlar sûretinde görünürler ve ona derler ki:
(Ey filân! Sen ölüyorsun. Biz, bu hâlde seni geçdik. Sen yehûdî
dîninde olarak öl. Bu din, ALLAH indinde, makbûl olan hak dindir).
Eğer bunların sözlerine aldanmaz, dinlemez ise, yanından giderler.
Başkaları gelip, derler ki, (Sen nasrânî (hıristiyan) olarak öl! Zîrâ
o din Mesîhin, ya’nî Îsâ aleyhisselâmın dînidir ki, Mûsâ aleyhisselâmı
n dînini, nesh etmişdir.) Böylece, her milletin dinlerini ona
söylerler. O zemânda, Cenâb-ı Hakkın şaşırmasını dilediği kimse şaşı
rır. işte bu; (Ey bizim Rabbimiz! Dünyâda iken bize îmân verdiğin
gibi, ölürken de kalblerimizi şaşırtma) meâlindeki Âl-i imrân sûresinin
sekizinci âyet-i kerîmesinin haber verdiği hâldir.
Cenâb-ı Hak bir kuluna hidâyet ve îmânda sebâtını dilerse, o
kimseye rahmet-i ilâhiyye gelir. Ba’zıları, bu rahmetden maksad
Cebrâîl aleyhisselâmdır, dediler.