(*) GÜLE SEVDALI GENÇLİK (*)

Tam Görünüm: EVLİLİKLER NEDEN YÜRÜMÜYOR?
Şu Anda Arşiv Görüntüleme Modundasınız. Siteyi normal görüntülemek için, Buraya Tıklayın
EVLİLİKLER NEDEN YÜRÜMÜYOR?


(Ali Çankırılı)

Son yıllarda, özellikle büyük şehirlerde, boşanmalar artış göstermektedir. İstatistiklere göre “şiddetli geçimsizlik” sebebiyle ayrılan eşlerin yarıdan fazlasını evliliği, üç yılını doldurmamış çocuksuz çiftler oluşturmaktadır. Okuyan, meslek ve kariyer sahibi olan, kişisel ve ekonomik sebeplerle çalışmak zorunda kalan bayanlar arasında da boşanma oranı oldukça yüksektir. Bu veriler, ülkemizde âile kurumunu ayakta tutan ve evlilikleri uzun ömürlü kılan değerlerin zayıfladığını göstermektedir. Teknolojinin getirdiği modern hayat ve medya, yeni bir dünya görüşü empoze etmektedir. Bu yeni dünya görüşü, mâneviyat yerine maddiyatı, yardımlaşma ve iş birliği yerine kişisel başarıyı, sorumluluklar yerine kişi hak ve özgürlüklerini ön plana çıkarmaktadır. Üniversite sınavlarına hazırlanan liseli kız öğrencilerime niçin okuduklarını sorduğumda verdikleri cevapların özeti şudur: “Ekonomik bağımsızlığım olsun, evlenince eşimin eline bakmayayım, anlaşamayıp boşandığımda veya eşim öldüğünde başkasına muhtaç olmadan yaşayabileyim.” Bu cevaplar evliliğe ve hayata bakış açısını yansıtmaktadır. İyi bir anne ve iyi bir eş olmak için okumak istediğini söyleyenine pek rastlamadım.

Erkek öğrenciler için de durum bundan çok farklı değil. Okurken her birinin hayalinde şöhret ve çok para getiren bir meslek hayali vardır.
Türkiye’de maalesef “evlilik okulu” adı altında gençlerimize hizmet veren özel ve resmî eğitim kurumları yok. “Ana-baba okulları” da henüz kurumlaşmış ve yaygınlaşmış değil. Büyük şehirlerde bazı üniversite ve orta öğretim kurumlarının özel gayreti ile açılan ana-baba okulları da yeterli sayıya ulaşamadığı için ihtiyaca cevap veremiyor.

Amerika’da ve Avrupa ülkelerinin çoğunda, evlenmeye niyetli ve evli çiftlere hizmet veren evliliğe hazırlık ve ana-baba okulları oldukça yaygın. Evlenmeye niyetli, nişanlı veya sözlü gençler önce bir evlilik okulunun kurslarına katılıyorlar. Burada evliliğin çiftlere getireceği sorumluluklar, karşı cinsin psikolojisi, eşler arası uyum, âilede iş bölümü, ortaya çıkan anlaşmazlıkların çözümü, arkadaş-akraba-komşu ve iş ilişkileri, ev ekonomisi gibi temel konular anlatılıyor. Bu kurslardan birinin hocasıyla tanışmıştım. Evlenmeyi düşünen ve kursa katılan gençlerden bazıları bir süre sonra “biz henüz bu sorumlulukları almaya hazır değiliz, bizim hayalimizdeki evlilikle burada anlatılan gerçek evlilik çok farklı” diyerek kursu bıraktıklarını söylemişti.

Eşler Arası Geçimsizliğin Temel Sebepleri Türkiye’de, son verilere göre, yüz evlilikten on beşi boşanma ile sonuçlanmaktadır. Boşanma ile sonlanan evliliklerde genellikle “şiddetli geçimsizlik” sebep gösterilir. Ancak geçimsizliğin nedenleri üzerinde durulmaz.
Âile danışmanlığı yapan psikologlar, boşanma sebeplerini şöyle sıralamaktadır:

• Nişanlılık döneminde tarafların birbirini iyice tanımadan evlenmeye karar vermeleri.
• Tanışma ve nişanlılık döneminde birbirine karşı dürüst davranmamaları.
• Evliliğin sorumluluğunu ve evlilikten ne beklediklerini bilmemeleri.
• Erken yaşta birbirini yeterince tanımadan sevgi ve aşk evliliği yapmaları.
• Tanışma ve nişanlılık döneminde tarafların karşıdakinde gördüğü bir yanlışın veya zararlı alışkanlığın evlenince düzeleceğine inanması.
• Geçimsizlik ve anlaşmazlık sebebiyle boşanmaya karar veren eşlerin, boşanmanın ne gibi sonuçlar doğuracağını, ne zorluklar getireceğini bilmeden ve hesaplamadan boşanmayı bir kurtuluş olarak hayal etmeleri.

• Büyük şehirlerde evlenen, akraba ve hemşehri çevresi olmayan genç evliler, çalışan hanımlar, istikrarlı bir işi olmayan erkekler, zararlı alışkanlıkları olanlar, inançları ve siyasi görüşleri farklı olanlar, düzenli âile hayatına imkân vermeyen bir işte çalışanlar (polisler, gazeteciler, askerler, şarkıcılar, sinema sanatçıları vb.) daha kolay boşanmaktadır. Âilede Ben Alanı ve Biz Alanı Çatışması Âileyi teşkil eden üyelerin her birinin kişilik haklarını temsil eden bir “ben” alanı vardır. Benim odam, benim bisikletim, benim masam, benim cep telefonum, benim arkadaşım, benim annem derken bu alanı ifade etmiş oluruz. Bir âile üyesi kendi “ben” alanını kullanırken diğer âile üyelerini rahatsız edecek ve onların “ben” alanlarını çiğneyecek şekilde davranmamalıdır.

Ben alanlarının sınırlarını ve nasıl kullanılacağını görgü kuralları ve gelenekler belirler. Mesela, bir âile üyesinin adına gelmiş mektubu başka bir âile üyesi açıp okumamalı; anne-baba, çocuğun odasına habersiz girip eşyalarını, çantasını, cüzdanını veya ceplerini karıştırmamalı; çocuğu uykuya gönderen baba, yan odada yüksek sesle televizyon izlememelidir. Büyük baba veya büyük annenin, evin küçük çocuğu için “benim torunum” demeye ve onu sevmeye hakkı vardır; ancak onun eğitimine doğrudan müdahale etmemelidir.

Çocuğun eğitimi ve disiplini öncelikle anne ve babanın sorumluluğundadır ve onların “ben” alanına girer. Âilenin ortak malı olan eşyada ve ortak sorumluluk gerektiren konularda “biz” alanı geçerlidir. Bizim evimiz, bizim arabamız, bizim komşularımız, bizim çocuklarımız derken bu alanı kastederiz. Âile büyükleri, anne-baba ve çocuklar, âilenin huzuru ve mutluluğu için “ben” alanının bir kısmını isteyerek ve severek “biz” alanına katar. Yeni evlenen genç bir kız veya erkek, artık eskisi kadar anne-babasına, kardeşlerine, akrabalarına ve arkadaşlarına zaman ayıramaz. Evliliğin ve âile olmanın getirdiği sorumluluklar yani “biz” alanı devreye girmiştir. Kızı veya oğlu evlenen anne-babalar, bu yeni “biz” alanını kabullenmek istemez, “oğlum evlenince bizden koptu, el kızına bağlandı.” diyerek serzenişte bulunurlar.

Eşler, birbirlerinin “ben” alanlarına saygı duymalı, bu alanı çiğneyecek davranışlarda ve isteklerde bulunmamalıdır. “Sen artık evli bir kadınsın, eski arkadaşlarınla görüşmeni istemiyorum, ana evine gitmeni yasaklıyorum, gidip oradan akıl alıyorsun, huzurumuz bozuluyor.” diyen bir genç koca, eşinin “ben” alanına saldırıyor, kendi eliyle çatışma ortamı hazırlıyor demektir. Eşlerden birinin tek yanlı olarak diğerinin ben alanına tamamen hâkim olma isteği beraberliği sıkıntılı ve çekilmez yapar. Anne-baba ile çocuklar arası ilişkilerde de durum aynıdır. Aşırı sevgi, aşırı ilgi, aşırı koruma ve kıskançlık karşı tarafı rahatsız eder. Kayın valide ile gelin arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkların temelinde birinin oğlu, öbürünün kocası üzerinde mutlak söz sahibi olma isteği vardır.

Diğer sebepler bahanedir. Kişilik Üzerinde Âilenin ve Geleneklerin Etkisi Bir anne, evlenmeye razı edemediği kızı ile görüşmemizi ve onu evlenmeye ikna etmemizi istiyor ve şöyle diyordu: “Karşımıza çok iyi bir kısmet çıktı, çocuk mühendis, âilesi zengin ve köklü bir âile.” Bir turizm şirketinde rehber olarak çalışan genç kızımızla konuştuğumda ortaya âilenin pek de hoş olmayan bir fotoğrafı çıktı. İşte evlenmeye razı edilemeyen genç kızın ağzından âile fotoğrafı: ”Çok parası olan erkeklerden nefret ederim. Para, erkeği yoldan çıkarıyor. “İş görüşmesine gidiyorum.” diyerek sekreteriyle veya dostuyla Uludağ’da, Antalya’da lüks otellerde gönül eğlendiren adamlar biliyorum. Karısına yalan söyleyen, karısını aldatan, çocuklarını ihmal eden adamlardan nefret ediyorum. Babam müteahhit, onun da çok parası var, o da annemi aldatıyor. Annem, bile bile bu duruma katlanıyor. Ben olsam katlanmam. Bir gün olsun baba sevgisi, baba şefkati görmedim. Annem gibi bir evlilik yapacağıma hiç evlenmem daha iyi.” Bu örnekte görüleceği üzere, evlenme yaşına gelmiş bir genç, evlilik hayalleri kurarken, âilesinden bağımsız düşünemez. Aklının bir köşesinde hep içinde yaşadığı mutlu veya mutsuz âile modeli vardır. Anne veya baba olarak çocuklarımızı eğitirken tutum ve davranışlarımızda kendi anne ve babamızdan izler vardır. Kadın olarak kocamızdan bir şey istediğimiz zaman, elimizde olmayarak, sadece o isteğimizi dile getirmiyor, aynı zamanda annemizin o istekte bulunurken babamıza karşı takındığı tavrı takınıyor, aynı dili kullanıyoruz. Keza erkek olarak, karımızdan bir istekte bulunurken, sadece o isteği dile getirmiş olmuyoruz, babamızın takındığı otoriter tavrı ve buyurgan ses tonunu kullanıyoruz.

Problem Çözümünde Empatinin Gücü İki insan, bir mekânda beraber iken, hiç iletişimde bulunmamaları mümkün değildir. Hiçbir şey söylemeseniz, hiçbir şey yapmasanız dahî oturuş biçiminizin ve yüz ifadenizin karşı taraf için bir anlamı vardır. Yolda giderken biri size selam verse ve siz onu görmediğiniz için cevap vermeden yolunuza devam etseniz, empati yapmasını bilmeyen için bu davranışınız “selamımı almadı” şeklinde değerlendirilecektir. Bazen bir sözümüz veya davranışımız karşı tarafa niyetimizden farklı bir mesaj verebilir. Karşımızdakini anlamanın yolu, kendimizi onun yerine koymaktır. Buna psikolojide “empati” diyoruz. Empati yapmasını bilmeyen bir hanım okuyucum, “Evde kavga çıkmasın diye kocam ne söylerse söylesin cevap vermiyorum, sesimi çıkarmıyorum, ama adam bağırmaya, bana hakaret etmeye devam ediyor.” diyordu. Aslında adamı çileden çıkaran ve daha da saldırgan yapan, kadının bu suskunluğudur. Belki adamın niyeti ezmek değildir ama kadının ezilmişlik rolüne razı oluşu adamın ezme içgüdüsünü tahrik etmektedir. Aynı mekânı paylaşan iki kişi arasında iletişim kopukluğu veya bozukluğu varsa, bu iki kişinin birbiri hakkında önceden gelen peşin hükümleri vardır. Çok yaşanan tipik bir örnek: Kadın: “Kocam akşam eve gelip yemeğini yedikten sonra geçer koltuğuna gazete okur. Gazete bitince televizyon izler, elinde uzaktan kumanda, olur olmaz saçma programlar seyreder. Ağzını açıp da benimle bir kelime konuşmaz, çocukların dersiyle ilgilenmez. Uykusu gelince de yatar uyur. Ne bizi bir yerlere götürür, ne de birileri bize gelir.” Erkek: “Daha eve adımımı atar atmaz karım konuşmaya başlar. Çocuklardan, geçim sıkıntısından, komşulardan, benim ilgisizliğimden, olup olmadık şeylerden şikâyet eder durur. Hep beni suçluyor, hiç kendisinde kabahat aramıyor. Zaten yorgun argın geliyorum, bir de onun saçmalıklarını dinleyerek sıkıntıya girmek istemiyorum. Cevap versem işler daha da ters gidiyor, kavga çıkıyor. En iyisi bir kenara çekilip susmak.” Nesreddin Hoca misali, hangisini dinlesen o haklı. Aslında ikisinin de farkında olmadığı gerçek şu: İnsanlar iletişimde bulunurken, söz ve davranışlarıyla ilişkiye bir yön verirler. Burada erkeğin susması kadının konuşmaya başlamasına, kadının konuşması da erkeğin susmasına yol açmaktadır. Bu kısır döngü içinde sağlıklı bir iletişim kurmak mümkün değildir. Peki bunun bir çözümü yok mu? Var. İki taraf da karşıdakinin değişmesini beklemeden kendini değiştirmeye çalışacak.
Aslında çözümsüz gibi görünen ilişkilerin altında karşıdakinden değişmesini ve anlayış göstermesini beklemek yatıyor. Ders çalışmayan çocuğuna anne ve baba ısrarla ders çalışmasını söyler ve onun tembelliğinden yakınır. Anne ve babaya sorsanız, çocuk ders çalışmadığı için ısrar etmekte ve üzerine gitmektedirler. Çocuğa sorsanız anne ve babasının ısrarlarına ve suçlamalarına kızdığı için çalışmamaktadır. Taraflardan biri diğerinin değişmesini beklemeden, kendi istek ve iradesi ile değişmedikçe, çatışma alanı varlığını sürdürecek, problem çözümsüz kalmaya devam edecektir. İki Güzel İnsan Neden Geçinemez? Âilece görüştüğümüz öyle eşler tanıyorum ki, ikisi de güzel insan. Ancak, gelin görün ki, ne zaman bir araya gelsek erkek karısından, kadın kocasından yakınmakta, geçimsizliğinden yaka silkmektedir. Başkalarına karşı iyi olan bu iki güzel insanın birbiri ile geçimsiz olması ilk anda çelişki gibi görünüyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklayacağız? Bu iki insan davranışlarında samimi değiller, dışarıda başka evde başka davranıyorlar, diyebilir miyiz? Hayır, kötü insan iyi insan rolü oynayamaz. Böyle insanlar kısa zamanda kendilerini ele verirler.

Bir dostum, “Karı-koca ilişkileri ile arkadaşlık ilişkileri birbirinden farklı olduğu için davranışlar da farklı oluyor.” demişti. Karı-koca ilişkileriyle arkadaşlık ilişkilerinin aynı olmadığı muhakkak ama asıl anlaşmazlık sebebi bu değil. Her insanın bir sevgi dili vardır. İki güzel insan anlaşamıyorsa, birbirinin sevgi dilini bilmiyor, demektir. Eğer bir kadın kocasının, erkek de karısının sevgi dilini keşfederse, bu iki güzel insanın evlilikleri ömür boyu mutluluk içinde geçecektir.

Bir insanı sevimli kılan faziletlerin başında “geçimlilik” gelir dersek fazla abartmamış oluruz. Başta kendisiyle, sonra sırasıyla eşiyle, çocuklarıyla, âile büyükleriyle, komşularıyla, arkadaşlarıyla geçimli ve barışık olan insan ne güzel insandır.
Referans Adresler