(*) GÜLE SEVDALI GENÇLİK (*)

Tam Görünüm: İslamda siyaset yok diyenler.Kendileri politika yapmaktadırlar.işte ...
Şu Anda Arşiv Görüntüleme Modundasınız. Siteyi normal görüntülemek için, Buraya Tıklayın
Şimdi Adil devlet düzenin yerleşmesi ve İslami siyasetin yürütülmesi yolunda hem fikri hem de fiili hizmet gören din büyüklerimizin başlıcalarını arz edelim.

İMAM CA’FER-İ SADIK

Hilafet talebiyle ortaya çıkan amcası Zeyd bin Ali Zeynelabidin ve diğer ehl-i beytin, Emevi hükümdarları tarafından nasıl gaddarca katledildiklerine ve kendilerine bağlılık gösterisi yapan Şiilerin dönekliklerine ve hıyanetlerine bizzat şahit olan İmam Cafer-i Sadık Hz.’leri, fiili siyaset yolunun tıkandığını ve zahiri bütün imkanların tükendiğini görünce, talebelerine ve yakın çevresine “fikri siyasetin” prensiplerini ve geleceğe dönük projelerini öğretmeye başlamıştır.
Halife El-Mansur’la karşılaştığı yerlerde ise, Onu ikaz ve irşad etmekten asla geri durmamıştır. Hatta yine beraber bulundukları bir mecliste, bir sinek Mansur’un yüzüne konup kalkarak rahatsızlık verince, Mansur, Cafer-i Sadık’a dönüp: “-Allah bu sineği, acaba niye yaratmış?” diye sormuş.
Cafer-i Sadık da “Büyüklük taslayanları küçültmek ve acizliklerini göstermek için!” cevabını vermiştir.
Halife Mansur, “Ey İmam, niçin meclisimize katılmıyorsun ve yanımızda bulunmuyorsun? Şeklinde mektup yazdığında ise, Ona:
“Bizim sizden ne bir korkumuz ne de dünyalık bir umudumuz yoktur ki, yağcılık yapalım. Sizin ise, ahiret derdiniz ve adalet düşünceniz yoktur ki size nasihatta bulunalım. Öyle ise, dünya peşinde olanlar sana Hakkı ve hayrı söylemezler. Ahiret peşinde olanlar ise, senin gibilerle arkadaşlık etmezler” diyerek teklifini reddetmiştir.

İMAM-I AZAM EBU HANİFE

Büyük Mezheb imamımız ömrünün 52 senesini Emeviler, 18 senesini ise, Abbasiler döneminde geçirmiştir.
İmam-ı Azam Hz’leri “Devlet ve hükümet eliyle tatbik edilmeyen ilmin faydasız olacağını” peygamberimizin ise, “Faydasız ilimden Allah’a sığındığını” çok iyi biliyordu. Bu nedenle İslami Kurallara ve ilmi kararlara uyacak bir hükümetin kurulmasını istiyor ve işte bu maksatla Emevi zorbalarına karşı Ehl-i Beyti destekliyor ve halkı bu yolda teşvik ediyordu.
Hatta Emevi hükümdarı Hişam bin Abdülmelik’e karşı Kufe’de ayaklanan Ehl-i Beytten Zeyd bin Ali Zeynelabidin için: “Zeyd’in bu çıkışı, Resulullah’ın Bedir’deki çıkışına benziyor” demiştir. Ve yine “eğer Kufelilerin ve şiilerin dedesi Hz. Hüseyin’i terk edip kaçtıkları gibi, şimdi de Zeynilabidin’i yalnız ve yüzüstü bırakacaklarından korkmasam ve yanımda duran halkın emanetlerini teslim edecek birini bulsam, gidip Onunla birlikte savaşırdım” buyurmuştur .
Bu durumu farkeden Emevi valileri, İmamı Azam’ı tesirsiz hale getirmek ve zulümlerine ortak etmek için O’na resmi vazife teklif etmişler, kabul etmeyince de hapse atıp ölesiye dövmeye başlamışlardır.
Bu zulümden kurtulan İmam-ı Azam Hz.’leri, mecburen Hicaz’a dönmüş ve Beytullah’a sığınmıştır.
Daha sonra Abbasiler döneminde tekrar Bağdat’a dönen ebu Hanife Hz.’leri bu sefer de İmamı Malik Hz.’lerinin “Bu çıkış meşrudur” fetvasıyla H. 145 yılında Medine’de ayaklanan, Ehl-i Beytten Muhammed En-Nefsü-z Zekiyye ve Irak’ta ayaklanan kardeşi İbrahim’i desteklemeğe ve hatta Abbasi hükümdarı Mansur’un bazı komutanlarını ikna edip, İbrahim’in tarafına geçirmeğe başlayınca, yani yeniden ve fiilen siyasete karışınca, tekrar takip ve tehdit altına alınmıştır.
Abbasi halifesi Mansur imam-ı Azam’ı etkisiz hale getirmek, O’nu halkın gözünden düşürüp iki yüzlü gibi göstermek ve zulümlerine alet etmek amacıyla kendisine başkadılık

(şimdiki Diyanet İşleri ve Anayasa Mahkemesi Başkanlığı) teklif etti. Büyük imam bu oyuna gelmedi ve Mansur’a: “Bu göreve atanacak insan gerekirse senin, çocuklarının ve komutanlarının aleyhine bile olsa, doğru hüküm vermek zorundadır. Halbuki siz, buna katlanamazsınız. Bana gelince Allah’ın rızasını sizlerin hatırına feda edemem” diyerek bu rüşvet makamını reddetmiştir.
Bunun üzerine hapse atıldı ve her gün artırılamak suretiyle kırbaçlanarak işkenceye tabi tutuldu. Sağlık durumu kötüleşince serbest bırakılmış, ama göz hapsine alınarak ders ve fetva vermesi yasaklanmış ve zaten çok geçmeden H. 150 yılında Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş ve o işkencelerin tesiriyle şahadet şerbetini içmiştir.
Ve şimdi açıkça İslâm düşmanlığı yapan ve Kur’an hükümlerini savunanları zindanlara tıkan Mason ve münafık siyasilerle uzlaşan, ama Hakkı temsil ve tebliğ eden hareket ve liderinden ise, devamlı uzaklaşan ve buna rağmen kalkıp “Biz İmam-ı Azam’ın Mezhebi ve mesleki üzerindeyiz” iddiasında bulunan birtakım hocalar bundan ibret alsınlar ve utansınlar!..

İMAM MALİK

Bu büyük imam da Kur’an ahkamına ve İslam ahlakına riayet etmedikleri ve sünneti ve adaleti gözetmedikleri için Emevi ve Abbasi yönetimlerini açıkça tenkit etmiş, Muta nikahının haram sayıldığını ve ikrah ile (istemeyecek zorla) alınan biatın geçersiz olacağını söylemiş ve özellikle Ehli Beytten Muhammed En-Nefsü-z Zekiyyenin zulüm yönetimine karşı Medine’deki ayaklanmasına fetva vermiş olduğundan, ikinci Abbasi Halifesi El-Mansur’un emriyle hapse atılmış, çok ağır işkenceler yapılmış ve hatta bir kolu ta omuzundan çıkarılmıştır .

İMAM ŞAFİİ

İmamet ve Hilafetin ve İslami ölçüler içerisinde şekillenecek bir hükümetin kurulmasının Müslümanlar üzerine yerine getirilmesi gereken bir farz olduğunu savunan İmamı Şafii, üstünlük bakımından Hz. Ebubekir”den sonra geldiğini kabul ettiği ve çok özel bir muhabbet beslediği Hz. Ali evladının, haklı ve hayırlı çıkışlarını devamlı desteklemiş ve 34 yaşında iken “şiilik propagandası yapıyor” iftirasıyla Yemende hapsedilmiştir. Kendisi ile birlikte tutuklanan 9 arkadaşı öldürülmüş İmamı Şafii ise bazı hatırlı taraftarlarının iltimasıyla son anda salıverilmiştir.
İmam Şafii Siyasette tarafsız kalmak gibi bir kolaycılığa ve hele makam ve menfaat için zalimleri desteklemek gibi bir yanlışlığa asala tenezzül etmemiştir.

İMAM HANBEL

“Kur’an mahluktur ( sonradan yaratılmıştır)” gibi sapık bir düşünceyi siyasi saltanat ve sömürü aracı yapan ve bu batıl düşünceye bağlı olanları yüksek görevlere atayarak hükümdarlığını garantiye alacağını hesaplayan Abbasi halifelerinden Me’mun ve sonra Mu’tasım dönemlerinde, İmam Ahmed bin Hanbel bu zülüm ve haksızlıklara karşı çıktığı için çok büyük sıkıntılara maruz bırakılmıştır.
Önce Halifenin emriyle Bağdatta tutuklanmış, hergün bayılıncaya kadar işkence yapılmış, ama bazı sapıkların siyasi ihtirasları için dinin yozlaştırılmasına asla razı olmamıştır.
Daha sonra ayaklarına zincir vurularak ta Tarsusta bulunan Me’mun’un yanına götürülmek üzere yola çıkarılmış, ama halifenin ölüm haberi gelince yarı yoldan geri çağırılmıştır.
Yeni halife Mu’tasım da yine İmam Hanbeli hapse atmış, yıllarca zulüm ve işkence altında bırakmıştır.
“Kur’an mahlukmudur, değilmidir” münakaşaşı işin zahiri kılıfıdır. Zalim hükümdarların asıl korkusu İmam Hanbelin, halkı adil bir yönetim için şuurlandırması ve her yönüyle İslami bir düzen ve dönem için çalışmasıdır.
Tarihler O’nun 14 yılının zindanlarda ve geri kalan ömrününde göz altında geçtiğini yazmaktadır.
Akidevi ve ahlaki sapıklığa ve siyasi sultaya karşı çıktığı ve İslami adalet ve istikamet düzenini yerleştirmeye çalıştığı içindirki, bu denli hıyanet ve hakaretlere uğratılmış, ama O asla hainleri ve zalimleri alkışlamamıştır.

İBN HAZM

İspanyada Kurulan Endülüs Emevi Devletinin başkenti ve islam Medeniyetinin önemli merkezi olan Kurtuba’da dünyaya gelen ve Ehli sünnetin Zahiri mezhebinin kurucularından olan bu büyük müctehid, Endülüs Emevi hükümdarlarından hem Murtaza Abdurrahman bin Muhammed’in, daha sonra da Abdurrahman En-Nasır’ın veziri olarak bizzat hükümet ve siyaset işlerine karışmıştır. Dönemindeki alimler onu kıskandığından, amirler ise siyasi feraset ve cesaretinden korktuğundan dolayı pek büyük sıkıntı ve sürgünlere uğramış, ama bu zat İslami adalet için siyasi ve ilmi çalışmalarından asla yılmamış ve usanmamıştır.
İslam dininin, hiç şüphesiz -her mevzuda olduğu gibi- siyaset, devlet, hükümet, yönetim esasları, idareciler ve idare edenler hakkında da, çeşitli hükümleri, tavsiyeleri, emir ve yasakları vardır; çünkü en kamil ve en tam dindir; hiçbir sahayı ihmal etmez, sağlam ve kusursuzdur; Allah Celle Celalühü'nün razı olduğu, uymayı emrettiği, hak dirdir; eksiksiz, noksansız, komple bir sistemdir, pratik ve aktif bir hayat dinidir, ütopist ve hayalperest değildir, gerçektir, gerçekçidir, dipdiridir, hayatiyet doludur, insanoğlunun her meselesiyle ilgilenir, her sorusunu çözer, her müşkilini halleder.

O halde müslümanlar, bu siyasi içtimai (sosyo-politik) konularda da -ibadet ve taatlerde olduğu kadar- dinin ahkamına uymakla, emirlerini tutmakla yükümlü ve sorumludurlar; bu sahalardaki ödev ve görevlerini yapmak zorundadırlar; asla ilgisiz, bilgisiz, etkisiz, renksiz, lakayt, bigane ve pasif kalamazlar; kalırlarsa, mes'ul olurlar, günaha girerler, büyük ve devamlı veballer altında kalırlar, dünyada hor ve zelil, müstaz'af ve esir düşer; ahirette azab görür, perişan olurlar. Din, bir bütündür, bir kısmını yapıp, diğer kısmına sırt çevirmek olamaz. Ülkemizdeki laiklik, müslümanların siyasetle uğraşmamaları demek değildir. Aksine var güçleriyle uğraşmalarını ve siyasi yönden teşkilatlanmalarını ve siyasi yönden teşkilatlanmalarını gerektirir; çünkü yönetim, demokrasi ve rey oyunlarıyla dine karşı grupların eline geçer, inhisarına düşerse bu, müslümanların en tabii haklarının çiğnenmesi, ibadet ve taatlerini dahi yapamama durumuna düşülmesi sonucunu doğurabilir. (Başörtü, Cuma namazı, Ayasofya v.s. konularında olduğu gibi). Müslümanların seçimlere katılmamaları, siyasetle ilgilenmemeleri, devlete talip ve sahip olmamaları, yönetime iştirak etmemeleri, pasif kalmaları, içteki azınlıkların, dıştaki emperyalist güçlerin arzusudur.

Çünkü müslüman halkların uyanmaları, haklarını istemeleri, yönetimi elde etmeleri, onların asırlardır süren mücadelede yenik düşmeleri, istila ve istismarlarının sona ermesi demek olacaktır.

Emperyalistler, sosyal bünyesi zayıf, hakları cahil ve şuursuz, ilim ve teknikte geri ülkeleri ya doğrudan doğruya istila ederek sömürürler; ya da kendi yandaşları ve ajanlarını iktidara getirerek, onları kullanarak yönetirler; o milletin kendi öz vatansever evlatları -ezkaza- herhangi bir yolla iktidarı elde ederlerse hemen onları ihtilallerle, iç ve dış gailelerle bertaraf etmeğe çalışırlar. Bu bakımdan dünyanın her yerindeki müslümanların çok uyanık olmaları, oyuna gelmemeleri, siyaset ve yönetimin dini ve milli menfaatlere uygun yönde çalışmanın, hem en büyük ve en temelli hakları, hem de en ciddi ve önemli görevleri olduğunu asla unutmamaları gerekir. O halde sizler de temiz siyasetle çok yakından ilgilenmelisiniz. Bu sahayı, beceriksizlerin, ahlaksızların, hayalperestlerin, yalancıların, inatçıların, istismarcıların, sahtekarların, düzenbazların, muhterislerin, rüşvetçilerin, hırsızların, ajanların, hainlerin eline terk etmeyin. Parçalanıp, dağılmayın; sevgi ve saygıyla, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile hareket edip, birlik ve beraberliği, galibiyet ve keseriyeti mutlaka sağlayın. İyi bilin ki hizipçiliğe ve inatçılığa devam ederseniz yönetim çok kötü ellere geçebilir. Bu tehlikeleri gördükçe içim yanıyor; bu hayati gerçekleri görmeyen, sorumsuzca hareket eden fanatik, dar kafalı partili ve particilere çok şaşıyor ve çok teessüf ediyorum.

Maddi ve manevi benliğimizi kaybetmeden, haklarımızı çiğnetmeden, yurt zenginliklerimizi, ekonomik ve kültürel varlıklarımızı yağmalatmadan, hürriyet ve istiklalimizi elden kaçırmadan, vatanı böldütmeden, her tür varlığımızı daha da geliştirmeğe, çalışmalıyız; çok dikkatli, çok müteyakkız, çok olumlu, çok sevimli, çok vefakar, çok fedakar, çok vatansever.. (yani özetle: "çok derviş") olmalıyız. Bir taraftan çok dürüst ve idealist, diğer yönden de fevkalade pratik ve pragmatik olmamız gerekiyor. Birlik ve beraberliğe engel olan herşeyi, her ne pahasına olursa olsun aşabilmeli, her müşkili halledebilmeliyiz, küçük pürüzler takılıp kalmamalıyız.

Taşlaşmış taraftarlık duygularıyla lüzumsuz sevgiye haksız bağlılıklarla yersiz düşmanlık ve asılsız çekişme ve çatışmalarla birlik ve beraberliği sabote etmek isteyenlere alet olmadan, ulvi gayemize doğru sarsılmaz adımlarla ilerlemeliyiz.

Çünkü bizim güçlü, kuvvetli ve sağlıklı olmamız tüm insanlık için elzemdir herkes bizden medet umuyor, tüm dış Türklerin, cümle islam aleminin gözbebeği ve en büyük ümidiyiz, bütün soydaşlarımız ve dindaşlarımız bize bel bağlamış, bizi gözlüyor, bizden işaret ve beşaret bekliyor.

Bizim selahımız, felahımız ve muvaffakiyetimiz doğulu-batılı, kafir-mümin cümle insanlığın, dünya ve ahiret saadet ve selametiyle birçok yönden ve çok yakından bağlantılıdır.

Tevfik Allah'tandır.

Allah celle celalüh yardımcımız olsun!
din zaten başlı başına siyasettir.
din insanların yaşayış biçimidir.
din bir toplumun yönetiliş biçimidir aynı zamanda
ve ben başta olmak üzere dinle yönetilmek ve bu adaletsizliklerden kurtulmak istiyenlerden birisiyim
Referans Adresler