(*) GÜLE SEVDALI GENÇLİK (*)

Tam Görünüm: İSLÂM'A DAVET
Şu Anda Arşiv Görüntüleme Modundasınız. Siteyi normal görüntülemek için, Buraya Tıklayın
Sayfalar: 1 2 3
RASULULLAH (S.A.V.) İSLÂM'A GİREN NECAŞİ'NİN

KÜFÜR HÜKÜMLERİ İLE YÖNETMESİNİ

KABUL ETTİ Mİ?



Fert olsun grup olsun İslâm davetini samimi olarak yüklenen ve İslâmi yönetimi hayat sahasına geri getirmek için çalışma yapan kimsenin, küfürle hükmetmeyi kabul etmesi mümkün değildir. Küfür yönetimine katılmayı iddia eden kimse nasıl bu küfür sistemini yıkmaya çalıştığını iddia eder?! Zira küfür iktidarına katılmak, küfrü uygulamayı gerektirdiği gibi, küfür sistemini ve kanunlarını yaşatır ve onun ömrünü uzatır, onu yıkmaz sürdürür. Küfür rejimine katılmak için herhangi bir bahane uydurulursa insan, Allah'ı ve müminleri kandırmadan önce kendi kendini kandırır ve aldatır. Özellikle bu bahane sübutu ve delaleti kesin olan şer’i delillerle çelişirse durum daha da vahimdir. Muhakkak ki davayı yüklenen kimsenin şeriatın reddettiği ve aklının hoş gördüğü maslahatı bir delil olarak ittihaz etmesi haram ve büyük bir beladır. Üstelik bu maslahatı, sübutu ve delaleti kesin olan delile aykırı olduğunu bile bile yapılan kimsenin hali nice olur?!

Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyip, küfür yönetimine katılmasına bir bahane bulmak için şüpheler araması ne kadar tehlikeli bir durumdur?! Halbuki; küfür yönetimine katılmak, sübuti ve delaleti kati olan deliller tarafından yasaklanmış ve yalnız Allah'ın indirdikleriyle hükmetmek farz kılınmıştır.

Mesela, Rasulullah (s.a.v.)'in öldüğünü sahabelere haber verip üzerine cenaze namazı kıldırdığı Necaşi hikayesi, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemek ve küfür hükmüne katılmak için bir bahane olarak kullanılmaktadır. Necaşi'nin Rasulullah (s.a.v.) döneminde müslüman olduğu ve müslüman olmadan önce uyguladığı küfür sistemini uygulamaya devam ettiğini söylüyorlar. Necaşi'nin ölümüyle ve onun üzerine cenaze namazının kılınmasıyla ilgili Buhari’nin gösterdiği altı hadisi delil gösteriyorlar. Bunların üçü Cabir bin Abdullah el-Ensar’dan diğer üçü de Ebu Hüreyre’den rivayet edilmiştir. Halbuki bu hadisler, küfür sistemine katılıp kanunlarını uygulamak için hiç bir surette delil olarak kullanılamaz. Bunu şöyle açıklarız:

1- Bu hadisleri rivayet eden Buhari, bunların beş tanesini “Necaşi'nin ölümü" başlığı altında, bir tanesini de. “Cenazeler konusu” başlığı altında anlattı. Halbuki bu altı hadis Necaşi’nin ölümüyle; Rasulullah (s.a.v.)'in hadisleri, Necaşinin salih bir kişi ve müslümanların kardeşi olduğunu ve onun için Allah'tan af dilemelerini istediğini, kendisiyle birlikte cenaze namazını kılmalarını talep ettiğini bildirmektedir. Böylece, bu hadisler Necaşi’nin müslüman olduğunu göstermektedir.

2- İbni Hacer el-Askalani, Buhari'nin şerhi Fethu'l Bari'de; "Necaşi'nin Ölümü" başlıklı konuyu açıklarken hadisleri Necaşinin müslümanlığına yorumlamamasını şu ifade ile anlatır: “Buhari, Necaşi’nin müslüman olup olmadığı konusunda karışıklığa düştüğü için Necaşinin müslümanlığına yorumlamadı. Halbuki bu meselenin yeri burasıdır. Buhari'de Necaşi'nin müslümanlığı kıssası sabit olmadığı için böyle bir yorum yapmadı. Oysa Necaşi'nin vefatı nedeniyle cenaze namazının kılınmış olması onun müslüman olduğunu göstermektedir.

3- Buhari’nin rivayet ettiği hadisler; Rasulullah (s.a.v.)'in Necaşinin ölümünü ve müslümanlığını öldüğü gün vahiy yoluyla öğrendiğini göstermektedir. Sahabelerin de Necaşinin müslüman olduğunu ve öldüğünü Rasulullah (s.a.v.)'in kendilerine haber vermesiyle öğrenmeleri de aynı hususu desteklemektedir. Cabir Bin Abdullah yoluyla rivayet edilen hadis şöyledir:

“Peygamber (s.a.v.), Necaşi vefat edince şöyle dedi: “Bugün salih bir adam vefat etti. Kalkınız. Kardeşiniz Asheme (Necaşi)’nin üzerine (gıyaben) cenaze namazı kılınız.” Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği hadis şöyledir: “Rasulullah (s.a.v.) Habeşistan meliki olan Necaşi öldüğü gün, ashabına onun ölümünü bildirdi.”

Bu rivayetler Rasulullah (s.a.v.)'in Necaşi'nin ölümünü ve Müslümanlığını öldüğü gün vahiy yoluyla öğrenmiş olduğuna delalet etmektedir. Rasulullah (s.a.v.)'den Cabir b. Abdullah'dan rivayet edilen:

“Bugün salih bir adam vefat etti. Kalkınız. Kardeşiniz Asheme (Necaşi)’nin üzerine (gıyaben) cenaze namazı kılınız” hadisi, sahabelerin o güne kadar Necaşi'nin müslüman olduğunu bilmediklerini gösterir. Eğer müslümanlar onun Müslümanlığından haberdar olsalardı Rasulullah (s.a.v.), “salih adam” “kardeşiniz” ifadelerini kullanmazdı. Çünkü Allah'ın Rasulü, sahabelerden birisi vefat ettiği zaman sahabeleri cenaze namazına çağırırken bu tür ifadeleri kullanmıyordu.

4- Bu hadisler Necaşi’nin ölmeden önce İslâm'a girdiğini gösterir. Fakat, ne zaman İslâm'a girdiğini göstermez. Hadislerde geçen ifadeler Rasulullah’ (s.a.v.)'in Necaşinin Müslümanlığını öldüğü gün vahiy yoluyla öğrendiğini göstermektedir. Bu olay dışında Necaşinin Müslümanlığını Rasulullah’a bildiren bir başka habere rastlanılmamaktadır.

5- Bu altı hadis, Rasulullah (s.a.v.)'in ölüm haberini verdiği ve üzerine cenaze namazını kıldığı Necaşi'nin, Müslümanların Habeşistan’a hicret ettikleri zaman Habeşistan'ın hükümdarı olduğuna işaret etmemektedir. Ayrıca, Rasulullah’ın (s.a.v.) İslâm'a davet etmek üzere krallara mektuplar gönderince Habeşistan kralına da bir mektup göndermişti. Zira “NECAŞİ” kelimesi belli bir kişi için kullanılan isim değildir. İmam Nevevi'nin Sahih-i Müslim’e yazdığı şerhin on ikinci cildinde, İbni Hacer el-Askalan'inin de "el-İsabe"sinin üçüncü cildinde belirttiği üzere Necaşi kelimesi Habeşistan'da yönetimi elinde bulunduranlara verilen bir "ünvan"dır.

6- İmam-ı Nevevi'ye ait Sahihi Müslim’in şerhini on ikinci cildinde şu ifadeler yer almaktadır: “Rasulullah (s.a.v.)'in Hudeybiye gazvesinden döndükten sonra Hicret’in altıncı senesinde İslâm'a davet etmek üzere mektup gönderdiği Necaşi, Rasulullah’ın (s.a.v.) üzerine cenaze namazı kıldığı Necaşi değildir. Hadis’in metni şöyledir: Enes'den: “Nebi (s.a.v.) Kisra’ya, Kayser’e, Necaşi’ye ve her diktatöre birer mektup gönderip onları Allahu Teâla’ya davet etti. Buradaki Necaşi; Rasulullah (s.a.v.) tarafından üzerine cenaze namazı kıldırılmış olan Necaşi değildir.” Bu hadis, Rasulullah (s.a.v.)’ın üzerine cenaze namazı kıldırdığı Necaşi'nin, müslümanların yanına hicret ettikleri zaman Habeşistan'da hükümran olan Necaşi olmadığını göstermektedir. Aynı zamanda bu Necaşi, Hicretin altıncı senesinin sonuna doğru Rasulullah (s.a.v.) tarafından Amr bin Umeyye ed-Dameri yoluyla kendisini İslâm'a davet etmek için bir mektup gönderildiği Necaşi de değildir. Bu iki Necaşi’nin dışında başka Necaşi de vardı. Rasulullah (s.a.v.)'in üzerine cenaze namazı kıldırdığı Necaşi, İslâm’a davet etmek üzere mektup gönderdiği Necaşi'nin ölümünden sonra Kral olan Necaşi’dir. Kendisine mektup gönderilen Necaşi, Rasulullah'ın (s.a.v.)’in davetine icabet etmedi ve İslâm’a girmedi. Eğer bu Necaşi İslâm’a girseydi, Rasulullah (s.a.v.) onun müslüman olduğunu Müslümanlara bildirir ve öldüğü zaman da cenaze namazını kıldırırdı. Üstelik hicretin yedinci yılında Hayber'in fethinden sonra Habeşistan’dan dönen Cafer b. Ebu Talip ve beraberindeki muhacirlerin de Necaşinin müslüman olduğunu bilmeleri gerekirdi. Çünkü onlar Rasulullah (s.a.v.)'in İslâm’a davet etmek üzere Necaşi'ye gönderdiği elçiden sonra Habeşistan'dan dönmüşlerdir. Eğer necaşi müslüman olmuş olsaydı müslüman olması Medine'de yankı yapar ve müslümanlar da sevinirlerdi. Özellikle Hayber'in fethinden sonra Necaşi'nin müslüman olduğunu duymaları onların sevincini kat kat artırırdı. Rasulullah (s.a.v.) de onun müslüman olduğunu ashabına müjdelerdi. Çünkü; Cafer (r.a.) döndükten sonra Rasulullah (s.a.v.) şöyle demiştir:

”Bilmiyorum ki hangisiyle sevineyim. Hayber’in fethiyle mi yoksa Cafer’in gelişiyle mi.” Necaşi müslüman olsaydı Rasulullah (s.a.v.) bu ifadesine şu ifadeyi de eklerdi: ”Yoksa Necaşi’nin İslâm'a girmesiyle mi” Fakat, bu hadiste Necaşi’den hiç söz etmemiştir. Müslüman olsaydı mutlaka Rasulullah (s.a.v.) ondan söz ederdi.

7- Necaşi meselesini kullananlar, bu üç Necaşi’nin aynı kişi olduklarını zannettiler. Müslümanların Kureyş’in eziyetinden kaçıp Habeşistan’a hicret edince yanında emniyet buldukları Necaşi'yi ve Hicretin altıncı senesinin sonuna doğru Rasulullah (s.a.v.) tarafından İslâm'a davet etmek için kendisine bir mektup gönderilmiş olan Necaşi'yi ve Rasulullah (s.a.v.) tarafından üzerine cenaze Namazı kıldırılmış olan Necaşi'yi birbirine karıştırıp onların aynı kişi olduklarını zannettiler. Onları bu karışıklığa iten sebep şudur: Rasulullah (s.a.v.), Mekke’de daveti yüklenirken müslümanların Habeşistan’a hicret etmelerine izin verdi ve oradaki Necaşi’yi överek şöyle dedi:

”O kral ki yanına sığınanlara hiç zulüm edilmez ve onun toprağı doğruluğun toprağıdır.”

O Necaşi (kral) kendi tarafına hicret eden müslümanlara iyilik yaptı, onlara emniyet sağladı, Kureyş’in elçilerine teslim etmedi ve böylece onlar kimseden korkmadan Allah'a kulluk ettiler. Necaşi onları teslim etmek hususunda Patrikleri’nin taleplerine uymadı. Ayrıca Müslümanlara şöyle dedi: “Siz benim toprağımda emniyet içerisindesiniz, kim size söverse cezalandırılır.” Ayrıca, Cafer (r.a.), Rasulullah (s.a.v.) hakkında Necaşi'nin sorusuna cevap verdikten sonra Necaşi'nin sözü onların kafalarını karıştırdı: “Şüphesiz ki; bu İslâm ile İsa’nın getirdiği arasında fark yoktur, aynı yerden kaynaklanıyor.” İkinci gün, İsa (s.a.v.) ile ilgili Cafer’in (r.a.) cevabına yaptığı yorum da onların evham uydurmalarına sebep oldu. Necaşi bir odun parçası alıp toprakta bir çizgi çizdi ve şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim ki; Meryem oğlu İsa, sizin söylediğinizden başka değildir. Arada şu çizgi kadar bile fark yoktur.”

Necaşi'nin verdiği bu cevaptan dolayı onun İslâm'a girdiğini zannettiler. Halbuki, Rasulullah (s.a.v.) onun İslâm'a girdiğini duyurmadı. Rasulullah’ın (s.a.v.)'in hanımı Ümmü Seleme Habeşistan’a hicret edenlerdendi. Medine'ye dönünce, Necaşi’nin İslâm'a girdiğinden hiç söz etmedi. O şöyle anlattı: “Biz Habeşistan toprağına girince en hayırlı komşu yanında kaldık. O, Necaşi'dir. O, dinimiz için emniyet sağladı. Bu şekilde eziyet görmeden Allahu Teâla’ya kulluk etmeye başladık ve sevmediğimiz hiç bir şeyi duymadık. Biz tekrar Rasulullah’ın (s.a.v.) yanına dönünceye kadar onun (Necaşi’nin) yanında en hayırlı şekilde ikamet ettik.”

Ümmü Seleme'nin bu sözleri Necaşi’nin İslâm'a girmediğini gösterir. Öte taraftan; Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettikleri zaman orada bulunan Necaşi, İslâm'a davet etmek üzere Rasulullah (s.a.v.) tarafından kendisine mektup gönderdiği Necaşi ve üzerine cenaze namazı kılınmış olan Necaşi'yi karıştıran kişiler, Sahihi Müslim’de geçen Enes Bin Malik’in (r.a.) şu hadisini okumadılar galiba: “Nebi (s.a.v.) Kisra’ya, Kayser’e, Necaşi’ye ve her diktatöre birer mektup gönderip onları Allahu Teâla’ya davet etti. Buradaki Necaşi; Rasulullah (s.a.v.) tarafından üzerine cenaze namazı kıldırılmış olan Necaşi değildir.”

Muhammed Hamidullah, “Nebevi Döneme ait Siyasi Belgeler” adındaki kitabında gösterdiği iki mektuba gelince: Birinci mektupta, Necaşi'nin Rasulullah (s.a.v.)'e; müslüman olduğunu, emrettiğinde Medine'ye gelmeye hazır olduğunu ve bu mektubu oğlu Erhab b. Esham b. Ebhar ile gönderdiğini; bu mektubun da Mekke'de bulunduğunu; İkinci mektubu ise Necaşi'nin, Habeşistan’dan Rasulullah (s.a.v.)'in yanına dönen bazı sahabelere verdiğini yazmaktadır.

Her iki mektup da, sahih hadis kitaplarında yer almamaktadır. Muhammed Hamidullah "Nebevi Döneme ait Siyasi Belgeler”i; Taberi, Kalkaşendi ve İbni Kesir gibi yazarların tarih kitaplarından aldığını belirtmektedir. Halbuki tarih kitapları pek güvenilir değildir. Çünkü, tarih kitaplarını yazanlar hadislerin tahricine önem vermezler. Tarih kitapları hadis kitaplarına eşit tutulamaz. Tarih kitaplarının sahipleri, odun parçasını mı yoksa yılanı mı tuttuğu belli olmayan, geceleyin odun toplayan kimseler gibidir. Bu nedenle bu iki mektuba itibar edilmez. Ayrıca bu belgeler, hem Sahih-i Müslim’de Enes bin Malik (r.a.)'in rivayet ettiği sahih hadisle, hem de Necaşi hakkında Ümmü Seleme’nin rivayetiyle ve Habeşistan’a hicret edip dönen diğer Sahabelerin rivayetleriyle çelişmektedir. Habeşistan’a hicret edip dönen Sahabeler ve bunlardan en son dönen Cafer (r.a.) böyle bir durumdan bahsetmedi. Necaşi’nin İslâm'a girdiğini ise asla aktarmadı. Özellikle; Cafer (r.a.) Hayber'in fethinden sonra Hicretin Yedinci senesinde Habeşistan'dan döndü. Halbuki, krallara ve bunlar içerisinde Necaşi’ye Hicretin altıncı senesinde mektuplar gönderilmişti. Buna göre M. Hamidullah'ın gösterdiği her iki mektup da sahih değildir. Bunlar delil olarak gösterilemez, reddedilir ve sahih rivayetlere bakılır.

Bu açıklamalardan, İslâm'a giren Necaşi'nin, Müslümanların Habeşistan’a hicret ettikleri zaman Kral olan Necaşi’den başkası olduğu anlaşılmaktadır. Müslüman olan Necaşi, Hicretin altıncı senesinde Rasulullah (s.a.v.) Amr bin Umeyye ed-Dameri elçiliğiyle İslâm’a davet ettiği Necaşi de değildir. İslâm'a giren Necaşi, Amr bin Umeyye ed-Dameri elçiliğiyle İslâm'a davet edilen Necaşi’den sonra yönetime geçmiştir. Bu Necaşi, Hicretin yedinci senesinden sonra yönetime geçmiş olmalıdır. Çünkü Rasulullah (s.a.v.), Hudeybiye gazvesinden sonra krallara mektuplar yazmıştır. Hudeybiye ise, Hicretin altıncı senesinin sonunda Zilkade ayında idi. Buna göre, bu Necaşi Hicretin Yedinci senesinde vefat etmiş olmalıdır. İslâm'a giren Necaşi bu yıl içerisinde iktidara geçmiş olmalıdır. Bunun ölümü Mekke fethinden önce olmuştur. Mekke’nin fethi Hicretin sekizinci senesinde gerçekleşmiştir. Beyhaki, (Nübuvvet Delilleri) konulu altın kitabında bunu göstermiştir.

Bu açıklamalardan, bu Necaşi’nin krallığa geçip gizlice müslüman olması ile ölümü arasında çok az bir sürenin geçtiği anlaşılmaktadır. Kimsenin onun Müslümanlığından haberi yoktu, hatta Rasulullah (s.a.v.)'in bile haberi yoktu. Ancak Rasulullah (s.a.v.) vahiy yoluyla bu Necaşi’nin öldüğü gün Müslümanlığını öğrenmiştir. Bu durum Buhari’nin bu konuyla ilgili rivayet ettiği hadislerden anlaşılmaktadır. Ölmeden önce Müslüman olarak geçirdiği yaşam süresinin pek kısa olduğu için İslâm hükümlerini onun öğrenmesi mümkün değildir. Rasulullah (s.a.v.)'in onun İslâm'a girmesinden haberi olmadığı için kendi üzerine düşen görev ve vecibeleriyle ilgili talimatın gönderilmesi de mümkün değildir. Özetle Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyerek ve küfür ile hükmetmek için Necaşi meselesini bir delil olarak kullanmak doğru değildir. Küfür sistemlerini uygulamak için bu meseleden cevaz çıkartılamaz. Böylece küfür sistemine katılmak Necaşi meselesini savunanların iddia ve bahanelerinin çürük ve batıl olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
MUTEDİL OLMAK VE AŞIRILIK





Batı, İslâm’ı hayattan koparmak için elinden gelen her şeyi yapmaktan geri durmamıştır. Bunun için değişik sahalarda farklı şekil ve tarzlarda İslâm ile savaşını sürdürmektedir. İslâm’ın zaman aşımına uğramış olduğunu, sadece kitaplarda mevcut bulunduğunu, hayatın vakıasıyla münasebetinin bir daha kurulamayacağını, hükümlerinin zamanımıza uygun düşmediğini söyleyerek İslâm’a saldırırken oldukça acımasız davranmakta kusur göstermemektedirler. İslâm’ı paramparça yapıp hilafetini ilga etmekten de geri durmamışlardır. Şimdi de onu tekrar hayata döndürecek ve dünya yönetimini eline geçirecek bir akide durumuna gelmemesi için elinden geleni arkalarına koymuyorlar. İslâm korkusu onlarda daimidir, karakterlerine işlemiştir. Ayaklarını kaydıracak bir fırsatı müslümanlara vermemek için her yola baş vurmaktadırlar. İslâm’a ve müslümanlara yönelik hile ve tuzakları hiç eksik olmamaktadır.

Batı; Müslümanların, onlara devamlı surette birlik ve bütünlüğü telkin eden, onları eğiten ve maslahatlarını gösteren, evrensel olan İslâm’la hala dipdiri bir ümmet olduklarını gördü. Her ne kadar şu anda muhtelif devletler halinde iseler de ulaştıkları kıtalara hakim olacak stratejik öneme sahip tek bir devlet olabilme kudretinde olduklarını anladı. Büyük devlet olmak için ihtiyaç duyulan büyük bir kültür birikiminin onlarda mevcut olduğuna şahit oldular. Ayrıca dünya nüfuzunun üçte birine sahip oldukları da dikkatlerinden kaçmadı. Hatta Allah kendilerine yardım ve inayette bulunduğunda, zafer elde ettiklerinde, sadece ülkeleri değil fertleri, insanları kılıçtan geçirip mallarını yağmalamadıklarını, fetihlerden sonra insanların iradeleriyle akın akın küfrün körlüğünden İslâm hidayetine girdiklerini, zira Müslümanlar için bir kişinin sayesinde hidayete girmesinin dünya ve içindekilerden daha hayırlı olduğunu da batı gördü ve anladı.

İşte bunun içindir ki İslâm, onun hükümleri ve onun için ihlaslı bir şekilde çalışan Müslümanlar aleyhine büyük ve pek çok tuzaklara şahit olmaktadır. Bu tuzak ve hilelerin en büyük amacı, İslâm'ın müslümanlara ve diğer milletlere yaptığı etkiyi yok etmektir. Elbette ki hazırladıkları bu tuzaklar, onların hissettikleri korkunun büyüklüğü mesabesindedir.

Eğer İslâm Allahu Teâla'nın gönderdiği hak din olmasaydı gözden düşmüş, izi silinmiş, yok olmuş olurdu. Fakat Allah'ın ezeli olan iradesi ve daima üstün gelen dilemesi buna müsaade etmedi. Batı, onları bozuk düşünme metotlarını, belirsiz mefhumların ve hatalı ölçülerin içine düşürmüş olsa da Müslümanlar en zayıf günlerinde dahi dinlerine sahip çıkmaya devam ettiler. Zira giriştikleri birinci haçlı seferinde İslâm'ın Müslümanların bağrında ne kadar sapa sağlam, dip diri olduğunu gördüler. Müslümanlara karşı giriştikleri maddi savaşlarla İslâm'a daha da güç kattıklarını anladıklarında, bugün hala vehametini idrak etmeyip önemsemediğimiz müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak üzere planlarını değiştirdiler. Haçlı seferlerinin yönünü fikrî sahaya çevirdiler. Maddi egemenliğini garantilemek için çalışmalarını Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak, mefhumlarını, kanaatlarını ve fikri ölçülerini müslümanlar arasından yaymak esası üzerinde yoğunlaştırdılar. Önce fikri bağımlılığı oluşturdu ardından da maddi egemenliklerini sağladılar. Daha sonra bozuk fikri ve siyasi ortamla kuşatılmış yöneticileri yetiştirip yönetime getirdi. Neticede maslahatlarını gerçekleştirmek için siyasi olarak hakimiyeti altına aldığı devletlerden tek bir siyasi yapı meydana getirdi. Bu yolla dünyayı kendileri için üretim yapan anonim şirket; diğer devletleri de kendileri için çalışan ve tüketen devletler şekline getirdiler. Bununla da kalmayıp büyük bir haberleşme ağını oluşturarak diğer devletlerdeki haberleşme ağlarını da buna bağladılar. Ülkeler ancak onların yazıp çizdiklerini yazıp çizdiler. Yazdıklarından başkasının okunmamasını, yayınladıklarından başkasının duyulmamasını, göstermek istediklerinden başkasının görülmemesini istediler. Böylece hayatın işleri ile ilgili kavrayışları hep onların yönetimiyle oldu. İşte bu yeni tarz sömürü eski tarz sömürüden çok daha geliştirilmiş tehlikeli ve dehşetlidir. Eski tarz sömürü insanı haricen aldatma esası üzerine kurulu iken yeni tarz sömürü insanı içten ve dıştan kuşatmaktadır. Öyle ki insanlar artık onların diledikleri gibi düşünüp karar veriyorlar. Sonuçta hiç bir menfaatleri tehdit etmeyen mutlak itaat içinde olan halklar sömürülmeye hazır bekliyorlar.

Hatta batı dinimizi bile kendi düşünce metotlarıyla bize anlatmayı başardı. Kendi bakış açısına uymayanlara karşı sahip olduğu telekominikasyon ağını seferber etti. Düşünce metoduna uymayan her düşünceyi aykırı bir düşünce, çizgisinden sapmış, tutarsız, aşırı, köktenci, terör ve şiddet içeren fikirler olarak ilan etti. Ayrıca bu fikirlerin insanlığın düşmanı fikirler olduğu, insanlara karanlık bir hayat biçimi vaad ettiğini ve insanlar arasında kin ve düşmanlık tohumlarını eken keskin, aşırı karakterde olduğuna dair propagandalarını yaygınlaştırdılar. Dinimizin hakikatini bu şekilde tersyüz ettikten sonra vurulmaya müstahak bir nizam olarak İslâm nizamını vurdular. Bütün güçleri, ümmetin hakikati idrak etmedeki gafletine dayanmaktadır. Ayrıca batının her yaptığı işi pek abartan alimlerden de yardım görmektedirler. Fakat her şeye rağmen bugün ümmetin bünyesinde onların işlerini zorlaştıran bir kıpırdanma bir hareketlenme görmekteyiz. Bu ümmet artık batıya, yönetim, yönetici ve alimlerine tek bir bakış açısıyla bakmaktadır. Artık ümmet batıya şeytan, yöneticilere de şeytanın müritleri gözüyle bakmaktadır. Yöneticilere yardım eden bu alimler makam ve mevkilerini ancak dinlerinin saygınlığını heder ettikleri, yöneticilere yarandıkları seviyede geliştirebilmişlerdir. İnhitat ve düşüş döneminin sona ermesiyle onların da nesli son bulacaktır. İslâm'ın kalkınma asrında alimleri de sahih düşünce metoduna sahip, İslâm'a serpilen toz ve toprakları gideren nezih ve dosdoğru kimseler olacaktır.

Gerçekten bugün batının, İslâm'ın tekrar hayata dönmesinden bilfiil korkuya kapıldığı bir dönemi yaşamaktayız. Oluşan her İslâmi hareketi aleyhlerine bir tehlike olarak hissettiklerini görmekteyiz. Ellerindeki basın ve yayın borusunu öttürerek bu hareketlerin faaliyet alanlarını kısıtlamaya veya onları parçalamaya çalışmaktadırlar. Bu saldırılarında bazı alimlerin sarfettikleri sözleri de kullanmaktadırlar. İşte bunun içindir ki sadece ve sadece İslâm’ı istiyorlar diye bazı İslâmi hareketleri aşırılıkla ve terörizmle suçladılar. Ne yazık ki bazı Müslüman alimler de dahil olmak üzere ırkçı, vatancı, yazarlar yoğun bir telif furyasıyla İslâmi olmayan her şeye karşı çıkan bu hareketleri aşırılıkla itham edip onları mutedil olmaya davet etmeye başladılar. Bu kanatta yer alanların hareket noktaları ve bakış açıları hep aynıdır. O da batının bakış açısıdır. Eğer bugün bozguncu güruh içinde İslâm şeriatını garbın teorilerine entegre eden ve bu işi makbul sayan Müslüman alimler olmasaydı işimiz bu denli zor olmayacaktı. Çünkü İslâm ümmeti zaten alimlerin dışındakileri ölçü olarak alıp itibar etmemektedir. Onların işleri yöneticiler iledir. Bilakis onların İslâm'a saldırmaları aksi tesir meydana getirmektedir. Neticede onlar kendilerini İslâm ümmetinden ayrı olduklarını açığa vururlar. Hak ve hakikate sığmayan saptırmaları çoğaldıkça ümmet de onlara arkasını döner. Zira bunlar Şer’î usulün dışına çıkarak tutarsız fetvalar verirler. Neticede sadece Şer’î usule uygun olmayan fetvalar vermekle kalmayıp, İslâm şeriatının büsbütün ortadan kaldırılmasından da söz ederler. Bunu ümmete de kabul ettirmeye çalışırlar. Nitekim bu tarz fetvalarla iş münkeri emretmeye ve ma’rufu nehyetme kadar varır. Evet böyle bir durumun devam etmesinden Allah'a sığınırız. İşte bu vahim durumun tek sebebi alimlerin Allah'ın rızasını değil de yöneticilerin ve efendilerinin rızasını gözeterek İslâm şeriatının metodolojisine müdahale ederek İslâm'a aykırı hükümlere varmalarıdır. Şükürler olsun ki onlar, Müslümanların ve İslâm davetinin maslahatları bunu gerektirmektedir deyip de bir takım tezler ileri sürseler de bu ümmet onların tezlerinin derin aldatmacadan ibaret olduğunu ve sahiplerinin haktan saptıklarını idrak etmeye başlamıştır.

"İtidal ve aşırılık" konusunun iç yüzü ortaya çıksın diye sunmak zorunda kaldığımız bu girişten sonra şimdi de bu konuyu İslâmi bir bakış açısıyla ele alalım ki müslümanlar gerçeği bütün çıplaklığıyla görüp anlasınlar. Zira böylesi durumlarda bazı şiarların sunulması yeterli gelmemektedir. Adetimiz olduğu üzere biz bu konuyu da Şer’î metotla çözüme kavuşturacağız. Böylece İslâm akidesinden ibaret olan İslâm esaslarıyla bir insicam içerisine girsin.

İslâm, insanı bir bütün olarak ele alıp her türlü problemini çözmek için gelmiştir. Yeme, içme, giyinme v.b. ahlaki sorunlarına getirdiği düzenlemelerle kendisiyle olan alakasının nasıl olması gerektiğini ortaya koyarak çözerken muamelat ve cezai müeyyideler yoluyla diğer insanlarla olan münasebeti düzenleyerek çözüme kavuşturur. Bununla da yetinmez, akide ve ibadetler yoluyla da yaratıcısıyla olan alakasını da tanzim eder. Bunun içindir ki İslâm insanın bütün davranışlarına düzenleme getirmesi bakımından kuşatıcı bir özelliğe sahiptir. O öyle külli ve temel bir fikirdir ki hayatla ilgili bütün işlerin ihtiyaç duyduğu düzenlemeye cevap verecek bir niteliktedir.

Nitekim İslâm'ın çatısı bütün fikirlerin dayandırıldığı ve bütün çözümlerin kendisinden fışkırdığı bir temel esas üzerine kuruludur. Bundan dolayı İslâm'a ait bütün kavramlar, kanaatlar ve ölçüler temel akidenin cinsindendir. Yani İslâm her şeyi yaratan ve her hususta ölçü koyan bir Allah'a iman ve insanın zayıf, aciz, muhtaç, eksik ve mahdut olduğundan münasebetlerine çözüm bulmaktan yoksun olduğu temel gerçeği üzerine kuruludur. İnsanın gerçek vakıası bu olunca Allah (C.C.) da hak mabudun kim olduğunu, kendisine nasıl ibadet edileceğini, kendisine ibadet edildiğinde veya edilmediğinde terettüb edecek sevap ve ikabın Ahiret alemindeki keyfiyetini bildirmek için Rasulünü göndermiştir. Müslüman açısından bütün amellerin tek ölçüsü helâl ve haram olmaktadır. Buna göre Müslüman kişinin aklı ne Şer’î nasların üstünde bir denetleyici ne de Şer’î naslarla hüküm koymada ortaktır. Bilakis o aklını Şer’î nasın delalet ettiği şeyi anlamada kullanır. Çünkü sorunların çözümünü içeren naslar Allah'tandır. İnsana düşen de gereğini yapmak üzere o nasları anlamaktır. Öyle ki bazen Allah'ın nasta geçen muradını kavramada isabet eder bazen de hataya düşer. Şer’î ictihad metoduna bağlı kalmak şartıyla her iki halde sevap kazanacağı bildirilmiştir. İşte burada Müslümanın nasları tespite ve bu nasları kavratacak metoda yönelmesinden başka çaresinin olmadığının bilincine varması gerekmektedir. Zaten hadis ve fıkıh usulü ilimleri bu ihtiyaca binaen doğmuşlardır. Ayrıca bunlara ek olarak "hüküm koyucunun yalnızca Allah olduğu", "eşya ve fiiller konusunda Şer’î delillere bağlı kalmanın asıl olduğu", "Allah'ın razı olduğu şeyin ancak hayır olduğu ve Allah'ın razı olmadığı şeyin şer olduğu", "şeriatın iyi ve güzel gördüğü şeyin ancak iyi ve güzel olduğu, şeriatın kötü ve çirkin gördüğü şeyin de çirkin ve kötü olduğu" v.b. bir takım önemli Şer’î kaidelerin de gereği gibi idrak edilmesi lazım gelmektedir. Tıpkı bunlar gibi Müslüman, saadetinin Allah'ın rızasını elde etmekte olduğuna inanan kişidir. Onun itminan ve istikrar sahibi olduğu içgüdüsel ve uzvi ihtiyaçları, Allah'a iman ve O'nun şeriatına bağlanmak suretiyle doyuma kavuşturma esası üzerine kurulmuştur. Onu doyuma ulaştıran Allah'a iman ve O'nun şeriatı olmadığında istikrarı bozulur, itminan ve güveni yok olur. Nitekim bütün fikirleri ilahi olması bakımından aynı cinsten olan İslâm'ın mükemmel yapısı tek bir esas üzere kuruludur. Bu temel esasın kararlaştırdığı şey alınır. Bu temel esasın kararlaştırmadığı şey her ne ise terk edilir.

İslâm'ı nasıl böyle temelden ele aldıysak, kapitalizmi de temelden ele almak gerekmektedir. Zira kapitalizm de bütün fikirlerin uyumlu bir şekilde kendisine dayandığı bir esas temele sahiptir. Onun düşünce yapısı da birbirleriyle uyumlu mütecanis fikirlerle örülmüştür. Onu benimseyen bir bütün olarak benimser. Onu reddeden bir bütün olarak reddeder. Dinin hayattan uzaklaştırılması kapitalizmin bütün fikirlerinin kendisine dayandığı temel esastır. Hayatın sorunlarını çözüme de bu temel esastır. Diğer bütün fikirler buna bina edilmiştir. Dini hayattan ayırma düşüncesi, insanı kendi kendinin efendisi kılmaktadır. Bunun gerçekleşmesi için insanın her türlü baskı ve etkiden kurtulması yani dört temel hürriyete bizzat sahip olması gerekmektedir. Böylece hürriyet fikrî doğup gelişmiştir. Unutulmamalıdır ki hürriyet kavramı bu düşünce sistemi için özel, muayyen bir mana ifade etmektedir. Kişinin kendi kendisinin efendisi olmasıyla, kişinin din dahil olmak üzere harici herhangi bir tesir altında kalmadan uzvi ve içgüdüsel ihtiyaçlarını özgürce doyuma kavuşturması bunu canının istediği gibi yapmasıdır. Bu hürriyet fikrinden de demokrasi doğup gelişti. "Dini hayattan ayırma" düşüncesini benimseyen ve yüklenen kişi huzur, mutluluk ve saadetinin mümkün olduğu kadar lezzeti en üstün seviyede elde etmekte olduğuna kanaat getirmiştir. Neticede aklın maslahat olarak gördüğü şeyi elde etmeye çalışır. Onun mesaisi aklın tespit ettiği maslahatı gerçekleştirmek içindir. Böyle olunca akıl hüküm koyucu, şari' konumuna getirilmiş olmaktadır.

Gerçek şu ki, fikir kendi içerisinde uyumlu, insicamlı olduğu zaman kendi cinsinden olmayan ve aynı temel esasa dayanmayan fikirlerin karışmasını kabul etmez. Zira ihtilat ve birbirine karışmanın şeriatça manası şirktir. Söz konusu akide boyutunda küfri bir şirk veya amel boyutunda masiyet ve günahkarlık nitelikli bir şirk olması arasında fark yoktur.

Hakimiyeti halka vermesi dolayısıyla nasıl ki İslâm demokrasiyi kabul etmiyorsa kapitalizm de İslâmiyetin hükmetme mevkiine gelmesini kabul etmez. Çünkü İslâm, hakimiyeti halka değil şeriata vermektedir. Nitekim İslâm'ın hakimiyeti elde etmesinin yolu demokrasiyi ve ondan çıkan bütün mefhumları ilga etmekten geçiyor. İşte bunun içindir ki batının; İslâm'ın köktenci düşüncelerine ve işi temelden alan İslâmi hareketlere karşı açıktan açığa şiddetli bir savaş verdiğine şahit olmaktayız. İslâm'ı yönetime taşımak isteyen İslâmi hareketlerin önünü kesme konusunda her şeyi mübah görmektedirler. Çünkü bu İslâmi hareketler temel esaslara yönelmişlerdir. Bu nedenle bu köktenci hareketlerin kendilerinin can düşmanı olduğunu anlamışlardır. Onları değişik sıfatlarla vasıflandırmaları ve onları olduğundan farklı gösterme gayretleri bundandır. Onları köktenci hareketler olarak nitelemelerinin sebebi de onlarla pazarlığa girmeleri ve onlarla ortaklığı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. Onları, şiddet ve aşırılık taraftarı diye nitelendiriyorlar. Çünkü bu İslâmi hareketler İslâm dışı hiç bir fikre müsamaha göstermiyorlar. İslâm dışı fikir ve yapılanmaları haram saymaktadırlar. Bunun dışındaki yakıştırmalarına baktığımızda da kendilerinin bu sıfatlara daha layık oldukları görülür. Zira onlar her türlü küfür ve fucurun içine gırtlaklarına kadar batmışlardır. Kendi sıfatlarını başkalarına verme konusunda mahirdirler. Kaldı ki köktenci olma özelliği demokratlar için de geçerlidir. Zira onlar da demokrasinin ruhuna aykırı bir şeye müsamaha göstermezler. Çünkü onlar demokrasiye iman etmişlerdir. Her ne kadar diğer fikirlere de kendilerini halka seçtirmeye fırsat veriyoruz deseler de bu doğru değildir. Örneğin İslâm'ın siyasi olarak onlarla seçime katılmasına müsaade etmezler. Siyasi İslâm'ın yönetim hususunda onlarla yarışmasına izin vermezler. Öyle ise onlar da aşırıdırlar, teröristtirler ve onlar da şiddet kullanmaktadırlar. İşte onların başkalarını suçladıkları sıfatlara ne kadar sahip oldukları ortadadır. Kendisini milletin iradesine dayandırarak demokrat olduğunu söylediği halde hangi demokrasi sistemi seçimleri ortadan kaldırıp yerine diktatörlüğü getirebilir? Bu büyük bir çelişki olmaz mı?

Binaenaleyh bir düşüncenin, bir fikrin doğru veya yanlış olduğunu söylememiz için onu aslına döndürüp kaynaklandığı asıl dolayısıyla hakkında hüküm vermeliyiz. Diğer bir ifade ile hiç bir cüz'i fikrî başka bir temel fikir dolayısıyla kabul veya reddetmemiz doğru değildir. Meselâ; İslâm'da saadet daha fazla lezzet alabilme esasına dayanır diyemeyiz. Müslüman, batının kabul ettiği hürriyetin mevcudiyetine inanır diyemeyiz. Çünkü İslâm onları benimsememiştir. İslâm’a temelinden razı olan kişi bu temelden fışkıran fikirlere de razı olmuştur. İslâm’ı bir bütün olarak almıştır. Nitekim bir kısmını terk etmek hepsini terk etmek demektir. Bakın Allah (C.C.) bu konuda ne buyuruyor:

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyor bir kısmını da inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapan her kim olursa onun cezası dünya hayatında rüsvaylıktır. Ahirette de en şiddetli azaba sürüklenecektir.”

Yeri gelmişken batılıların "İslâm esasen mutedil bir dindir. Aşırılığı reddeder" şeklindeki sözlerin reddedilmesi gerektiğini de belirtelim. Evet bu söz doğru olsa da onlar bununla batıl bir manayı kast etmektedirler. Onların bu suikastları dar anlamlı düşünce sistemlerinden kaynaklanmaktadır.

Nitekim aşırılık, taşkınlık, israf ve ifrat v.b. kavramların birer Şer’î manaları vardır ki Müslüman bunlara muhalif davranırsa harama girmiş olur. Aynen bunun gibi itidal, iktisat, istikamet, vasat v.b. kavramlar da birer muayyen manayı ifade etmektedirler. Müslümanların bu kavramların şeriatça kastedilen manalarına bağlanması gerekmektedir. İfrat ve tefritte de durum aynıdır. Söz konusu kavramlarda neyin kastedildiğini anlamak ve ilgili Şer’î hükmünü öğrenmek istiyorsak, kapitalist düşünce sisteminin bu kavramlara yüklediği manalara müracaat etmemiz ve kapitalist düşünce yapısının ölçülerini kullanmamız asla doğru olmayacaktır. Gerçek şu ki bunu yapmak haramdır. Bunda batıya ve fikrine hizmet etmek vardır. Hatta bunda İslâm dışı ölçüleri İslâm'a ve İslâmi kavramlara hakim, onlar üzerinde ve onları belirleyen bir konuma getirmek vardır.

Kaldı ki Müslümanın gereğini yapması vacip ve terk etmesi haram olan öyle çok Şer’î hüküm vardır ki, batı onları aşırılık, şiddet, terör diye nitelendirmektedir. Meselâ; Allah yolunda cihad etmek, Hilâfeti ikame etmek, küfre karşı koymak ve yöneticileri de içine alacak şekilde ma’rufu emretmek ve münkeri nehyetmek, İslâm davetini yaymak, demokrasiyi reddetmek, faiz ile alış-verişi yasaklamak, kadınların tam tesettüre bürünmelerini emretmek v.b. Müslümanın gereğini yapması farz olan daha bir çok husus böyledir. Yıllardan beri kendisine tabi olanlara hiç bir fayda sağlamayan batının fikirleriyle yukarıda adı geçen farziyetleri muhakeme etmemiz hiç caiz olur mu? Kendilerine bir yarar sağlamayan başkasına yarar sağlar mı? Onlara ait söylemleri Müslümanların kullanması doğru olur mu? Batının taktığı isimlerle, sıfatlarla müslümanları vasıflandırmak müslümanlara yakışır mı?

Öyle ise batının "itidal ve aşırılık" hususundaki fikirlerini reddetmek vaciptir. Onların bizim dinimize olan müdahalelerini şiddetle reddetmemiz farz olmaktadır. Esasen bu meselenin hareket noktası hukuki olmaktan ziyade siyasidir. Ümmet içinde etkin olanların batı çıkarlarına uygun hareket etmelerini sağlamak, akıllarını ve beyinlerini sömürmeyi sürekli kılmak için bu yaklaşımlar yaygınlaştırılmaktadır.

Şimdi de sıra davet ameliyesine hizmet eden ve Allah'a yaklaştıran, İslâm'ın bu husustaki görüşünü Şer’î naslardan hareketle ortaya koymaya geldi.

Esasen mugalata, safsata ve aşırılıklar fazlalık ve abartmalardan ibarettir. Dindeki safsatalar ve yanılgılar şeriatın takdir ettiği, koyduğu sınırı aşmaya yol açan katılık ve şiddete karşılık gelmektedir. Buna da ifrat denir. Bunun karşıtı da tefrittir ki, emredilen işleri boş vermek, onları önemsememek, kusur göstermek ve gereğini yapmakta acizlik göstermektir. Dinde tefrit, dinin hükümlerinin hakkını vermemek, eksik yerine getirmek ve kusur göstermek, gereğini yapma hususunda acziyetini açığa vurmak demektir. Bütün bunlar şu ifadeyle dile getirilmiştir: "İslâm’da ifrat da tefrit de yoktur."

Diğer taraftan “iktisat” ve “doğruluk”, dengedir, mutedil olmaktır, doğruyu yapmaktır ve istikamettir. Dinde mutedil olmak ve ifrata ve tefrite düşmeden Allah'ın emirlerine yönelip gereğince yerine getirmektir. Nitekim Allah (C.C.) şöyle buyuruyor:

“Onlardan (ifrat ve tefrite düşmeyen) muktesit bir cemaat vardır. Ve onlardan bir çoğu da kötü işler yapıp duruyorlardı.” Yani Allah'ın tayin ettiği sınırı aşmadan denge üzerinde emirlerini yerine getiren mutedil bir ümmet. El-Feyumî Mesabihu'l Münir adlı eserinde; "İşinde tam muktesit davrandı, yani dengeyi ölçüyü kaçırmadı. İfrat ve tefrit arasında orta yolu tuttu, dosdoğru yaptı. Ne gereğini yapmada geri kaldı ne da işi abarttı, haddi aşmadı" demektedir.

Bu tarife bakan kişi, Müslümandan Allah'ın emirlerini yerine getirme hususunda mutedil olmak ve dosdoğru olması, Allah'ın koyduğu sınırlara bağlı kalması ve sınırı aşmamasını istenmiş olduğunu anlar. Zira Rasul (s.a.v.); “Allah'a inandım de ve dosdoğru ol.” diye buyurmuştur. Yani Allah'ın sana emrettiği şeye sarıl, bağlı kal ve nehyettiği şeyden kaçın. Bu hadiste geçen “dosdoğru ol” , Allah'tan kork, takvalı ol, sakın demektir. Nitekim şu ayeti kerime bunu açıklamaktadır:

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Allah emreden, âmir, müslüman da emre itaat eden kimsedir. Müslüman kendi kendine takvanın ve doğru istikametin yolunu bilemez. Kendi nefsine uyarsa heva ve hevesine uymuş olur. Kim de heva ve hevesine uyarsa zaten sapmıştır. Bunun içindir ki doğru istikamet ancak Allah'ın emirlerine ne eksik ne fazla tam tamına uymakla elde edilir. Bunu daha iyi anlamak için adet edindiğimiz üzere meselenin temeline ineceğiz.

Müslüman Allah'a iman ettiği gibi Allah'ın kendisi üzerinde yarattığı fıtrata uygun bir şekilde hayatla ilgili bütün sorunlarının çözümünü gösteren İslâm'a da iman etmiştir. Çünkü İslâm dini kendisini yaratan ve yapısal özelliklerini takdir eden maslahatını öylece yaratıp gösteren yüce yaratıcı tarafından indirilmiştir. Aynı zamanda Müslüman kişi İslâm'ın dışındaki dinler ve diğer akide ve ideolojilerin hayata ait işleri tanzim etme hususunda eksik ve yetersiz kaldığına da inanır. Bunların hatalı, tahrif edilmiş, sorunlara çare ve mutluluğa vesile olmayacaklarına da kesin kanaat getirmiştir. Nitekim diğer din ve ideolojiler, aciz, muhtaç, zayıf, aceleci, bilgisi ve kudreti sınırlı olan beşeriyetin ürünüdürler. Gerçek şu ki insanın aklı ve bilgisi daha henüz kendisi hakkında dahi kuşatıcı ve kamil bir özellikte değildir. Böyle olunca da kendine ait sorunların çözümünü göstermekten acizdir. Her ne kadar gelmiş geçmiş bazı dinler de aslen ilahi iseler de, onlar bütün insanlığa inmiş dinler değildir. Onlar belli kavimlere inmişlerdir. Daha da önemlisi insanların elleriyle tahrif edilmiş ve değiştirilmişlerdir.

Bunun içindir ki İslâm, insanın hayatla ilgili bütün işlerini ele alıp çözüm yolunu göstererek dünya ve Ahiret saadetini bahşetmesi bakımından diğer bütün akide, ideoloji, fikir ve dinlerden temelden farklı ilahi seçkin mümtaz bir dindir. Nitekim Allah-ı Teâla şöyle buyurmaktadır:

“De ki; Birbirinize düşman olarak oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa o, sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun için dar bir geçim vardır ve biz onu Kıyamet günü kör olarak haşrederiz. O; Rabbım, beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben hakikaten görür idim! der. Buyurur ki, İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi, ama sen onları unuttun. Bugün aynı şekilde seni unutuyoruz.” Evet gerçekten kim bu dünyada Allah'tan gelen hidayet üzerine yürümezse, doğru yoldan sapmış haktan yüz çevirmiş bir kördür.

Tıpkı bunun gibi Allah bu dini bizim için muhafaza edip korumaktadır. Ayrıca nasların insan eliyle değiştirilmesini engellemiştir. Allah sübhanehu Teâla; “Muhakkak ki zikri biz indirdik ve muhakkak surette onu biz muhafaza edeceğiz.” diye buyurmuştur. Fakat Cenab-ı Allah, insanların anlayışlarında bir sapmanın meydana gelmesine engel olmamıştır. Naslar olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Böylece koruma altına alınan bu naslar Allah'ın insanları kendisiyle hesaba çekeceği hüccetlerdir. Ve Kıyamete kadar indikleri bu hal üzere baki kalacaklardır. Ne var ki insanların onları ifade etmedikleri manalara tevil ederek kısıp uzatmaları, değiştirip tahrif ederek sapmaları mümkün kılınmıştır. Ancak meydana gelen bu inhiraf ve sapma, Kur'an naslarında değil anlayışlarda ortaya çıkmaktadır. İşte bunun için Müslüman güzel bir imana sahip ve kuvvetli bir bağa bağlanmalıdır. Bir parmak ucu kadar ondan sapmadan Alim ve Habir olan Allah'ın emirlerini dosdoğru ikame etmelidir.

İslâm kararlaştırır, müslüman ise İslâm’ın kararlaştırdığına iman eder. Mutlak anlamda insana her ne kadar güçlü bir idrak, derin bir tecrübe ve kuvvetli bir iman verilmişse de hüküm koymaya kadir değildir. İnsan Ebu Bekir es-Sıddık olsa da, hüküm koyma noktasında naslara boyun eğmek durumundadır. Kendisine Hilâfet mazbatası verildiğinde verdiği ilk hutbesinde söyledikleriyle bunu demek istiyordu zaten: "Sizi yönetme hususunda Allah'a itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz. Allah'a isyan içine girdiğimde bana itaat etmeyiniz. Gerçek şu ki ben yeni bir şey icad edecek değilim. Ben ancak (Kitap ve Sünnete) tabiyim." diye buyurmuştu. Rasul (s.a.v.)'in şu sözünde olduğu gibi:

“Yeni bir şey icad etmeyiniz, sadece (Kitap ve Sünnete) tabi olunuz. Muhakkak ki o size yeter.”

Bu nitelikteki tutum ve teslimiyet ancak Müslümanlarda görülür. İnsanların hayatla ilgili sorunlarını ele alıp hal çarelerini göstermeye yeltenen diğer fikir ve düşüncelerde bu nitelikteki bir birliktelik ve uyum yoktur. Aksine İslâm dışındaki düşünce sistemleri, kendi aralarında köklü ihtilaflara sahiptirler.

Demek oluyor ki Müslümana düşen Şer’î nası eğmek bükmek değil ona bağlanmaktır. Yeni bir takım bid'atları icad etmek değil, naslara tabi olmaktır.

Bu dinin, Rasul (s.a.v.)'e inmeye başladığı ilk andan günümüze kadar geçen sürede Müslümanların durumuna bir göz attığımızda bazı Müslümanların dine olan muhabbetleri her şeyde aşırılığa kaçmaya sebebiyet verdiğini müşahede ederiz. Bunlar kendilerine şeriatın belirlediği ölçülerden daha çok Allah'a ibadet etmeye güç yetirdiklerini gördüklerinde, şeriatın sahih ve mazbut ölçüleri çerçevesinde Allah'a ibadet edenlerin ibadetlerini az görmeye başladılar. Neticide şeriatça istenen ibadetlerde bir abartmaya ve mübalağaya kaçtılar. Nefislerinin hoşuna giden icad ettikleri bu yeni ibadet metoduna dair bir delil de gösteremediler. Başkalarını da kendileri gibi ibadet etmeye davet ederek farklılaştırdılar. Kendilerine iştirak etmeyenleri eksiklik ve kusur göstermekle itham ettiler. Ne yazık ki bütün dediklerini ve yaptıklarını şeriata mal ettiler. Halbuki kaba, katı ve zorlaştırıcı bir anlayışa sahip idiler. Dine olan aşırı sevgi ve düşkünlükten kaynaklansa da bu şekildeki bir tavır ve tutum haramdır. Çünkü bu, hakim ve kuşatıcı olan şeriatın karar kıldığı sınırı aşmak ve dini değiştirmek demektir. Bizi Allah yaratmıştır, bizim ilmimiz O'nun zatını kuşatmaya el vermiyor. O'nun zatının hakikatini bilmiyoruz, bilemiyoruz. Dolayısıyla O, bildirmezse O'na ibadet edeceğimizi bilecek değiliz. Bilakis o her şeyi kuşatmıştır. Eğer O'nu razı etmek istiyorsak, O'nun emirlerini dosdoğru yerine getirmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Zira Cenabı Allah bu açıdan kendi ilmine dikkat çekmek için şöyle buyurmaktadır:

“Yaratan bilmez mi!? O latif ve her şeyden haberdardır.”

Buhari Aişe (r.anha)'dan şu hadisi rivayet eder:

"Bir defasında Rasul (s.a.v.) bir iş işledi. Fakat bir grup sahabi o işi yapmaktan çekindi. Bu durum Rasul (s.a.v.)'e ulaştığında o, Allah'a hamd ettikten sonra şöyle buyurdu: Şu topluluğa ne oluyor ki benim yaptığım şeyi yapmaktan çekiniyor. Allah'a yemin ederim ki, ben sizin Allah'ı en çok bileniniz ve en çok Allah'tan korkanınızım.”

Yine bunun gibi dinin emirlerine müdahale ederek onu abartmak veya kolaylaştırmak hesabına onu oyuncak hale getirmekten men eden hadisler pek çoktur. Buhari şu hadisi de rivayet etmektedir:

“Şüphe yok ki din bizatihi kolaylıktır. Dini zorlaştırmaya kalkışan hiç bir kimse yoktur ki din ona galip gelmesin. Dosdoğru olun, Allah'a yakınlaşın, müjdeleyici olun, dinden tam faydalanmak için yardımlaşın. İnsanların dinden yararlanmasını sağlayın ve onlara kolay olanı gösterin. Din uğrunda biraz da yol tepin.”

Başka bir rivayette, “biraz de yol tepin” ile kast edilenin dini yaymak olduğu belirtilmiştir.

Dinde aşırılığa ve zorlaştırmaya sebebiyet veren iyi niyet hususunda Buhari Enes b Malik (r.a.)'dan bir grup insanın Rasul (s.a.v.)'den ibadetle ilgili şeyleri sorup öğrendiklerinde şöyle dediklerini rivayet eder: "Rasul (s.a.v.) nerede biz nerede! Allah onun geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir." Böyle dedikten sonra bütün gece namaz kılmak, gündüzleri aralıksız oruç tutmak ve kadınlardan uzak durmak konusunda sözleştiler. Bunun üzerine Rasul (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Bunları diyen siz misiniz? Halbuki ben en çok Allah'tan korkanız ve en çok O'ndan sakınanızım. Fakat ben oruç da tutarım, oruca ara da veririm, namaz da kılarım, istirahat da ederim, ayrıca kadınlarla da evlenirim.”

İşte bu hadis, “Kim Sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir” ifadesiyle son bulmaktadır.

Unutulmamalıdır ki Allah (C.C.) va’z ve teşri etmediği amelleri kabul edecek değildir. Ayrıca insanların icad ettiği, eklediği bid'atlarla Allah'a yaklaşmak diye bir şey de söz konusu olamaz. Ebu Davud Süneninde şöyle bir hadis zikretmektedir: "Bir adam gelip Rasul (s.a.v.)'e; Ey Allah'ın Rasulü! Her gününü oruç tutarak geçirenin durumu nedir? diye sorması üzerine Rasul (s.a.v.); Arada iftar etmeyenin orucu yoktur.” diye buyurdu.

İmam Ahmed b. Hanbel de, ihtiyar annesinin yürüyerek haccetmeyi nezrettiğine Rasul (s.a.v.)'e haber veren adama Rasul (s.a.v.)'in;

“Bırak bineğine binerek haccetsin. Allah’ın onun yürüyerek haccetmesine bir ihtiyacı yoktur.” dediğini rivayet eder.

Buhari İbni Abbas (r.a.)'dan şu hadisi rivayet etmektedir:

"Bir defasında Nebî (s.a.v.) bize hitap ediyordu. Baktık ki bir adam öylece ayakta duruyor. Rasul (s.a.v.) onun durumun sordu. Dediler ki; O Ebu İsrail’dir. Kendini asla oturmamaya, gölgelenmemeye, konuşmamaya ve devamlı oruç tutmaya adamış. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.); Ona söyleyin, konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucuna son versin buyurdu.”

Bundandır ki aşırıya kaçmak insanı helak eder. Müslim’in bir rivayetinde Rasul (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Yutamayacağı lokmayı ağzına alan helak olur.” Rivayete göre Rasul (s.a.v.) bunu üç kez tekrarlamıştır.

Yine Ahmed b Hanbel, Nesei ve İbni Mace’nin rivayet ettikleri bir hadisi şerif şöyledir:

“Ey insanlar siz dinde aşırıya kaçmaktan sakının! Gerçek şu ki, sizden öncekiler dinde aşırıya gitmekten helak olmuştur.”

Dinde aşırıya kaçanlar için söylenecek bu kadar şey olunca, dini hafife alan için de söylenecek çok şey vardır. Onlar her ne kadar dinin aslına iman etmişler ise de farzları ihmal edip emanete güvenmektedirler. Çekinmeden büyük günahlara dalıp ölmeden önce kendilerini tevbekar saymaktadırlar. Sanki ecellerinin ne zaman geleceğini mi biliyorlar da böyle yapıyorlar. Evet böyle bir tutum haramdır. Bilakis Müslümana düşen tez elden vakit geçirmeden sahih bir şekilde Allah'ın emirlerini yerine getirmektir. Allah'a en güzel bir şekilde itaat etmenin yolunu aramalı ve baştan savma bir itaata razı olmamalıdır. Aksi takdirde Allah'ın sahih ve kavli olan yolundan sapmış olur.

Rasul (s.a.v.)'in, teker teker müslümanları ifrat ve tefrite düşmeme hususunda uyardığı gibi alimleri, cemaatları, hatta devlet başında bulunanlara bile ayrı ayrı uyarı yapmıştır. Maalesef bugün daveti yüklenen bir çok Müslüman alimler dine hoşgörü sureti vererek temellerini sarsmışlardır. Sanki bu din hiç bir şeyi günah ve haram kılmamış ve reddetmemiş. Böyle yaparak Rasul (s.a.v.)'in çizdiği sıratı müstakimden sapıp uzaklaştılar. İslâm'ın bir çok hükmünü hafife aldılar. Şer’î hiç bir delile dayanmayan bazı görüşleri İslâm’danmış gibi gösterdiler. Bunu güya batıya İslâm’ın her asra ve özellikle çağımıza uygun, vakıaya göre şekil alan, değişken bir din olduğunu göstermek için yaptılar. Bununla yetinmeyip işi, bütün ümmetin üzerinde ittifak ettiği nasları iptal etmeye vardırdılar. Geri kalan bir kısmını da tevil etmekten geri kalmadılar. Neticede dediler ki; Rasul (s.a.v.);

“Dinini değiştireni öldürün.” demiş olsa da mürtedin öldürülmesi gerekmez. Güya bizim içinde bulunduğumuz şartlar Rasul (s.a.v.)'in şartlarından farklıymış. Evet bütün delilleri budur. Böyle söylüyorlar. Çünkü fikirlerinin batının din hürriyeti fikriyle uyuşması gerekmektedir. Yine bunun gibi kadının idareci hatta başkan hatta halife olabileceğini de savundular. Rasul (s.a.v.)'in;

“İşlerinin yönetimini bir kadına bırakan bir toplum iflah olmaz.” demiş olması onları ilgilendirmiyordu. Eğip bükerek dediler ki: "Bu hadis özel manada söylenmiş, her hususta geçerli değildir." Zira batı; İslâm, kadına eşit haklar vermeyerek ona haksızlık ediyor demişti. Bunu telafi etmeye çalışıyorlardı. Daha da ileri gittiler. Faizin mübah olduğunu da söylediler. Dediler ki; "Faiz ile muamele etmeyen hiç bir devlet yok. Günümüzde faiz kurumları ve faizli muameleler olmadan işler yürümez." Evet bunu demekten bile çekinmediler.

Bütün bunlar; İslâm'ın hayatla ilgili işleri tanzim etmede acze düştüğü neticesine götüren İslâm hukukunu yok eden fikirler oldular. Gerçekte ise bu, İslâm'ın değil onların acizliğinin ifadesiydi. İşte ifrat perdesi arkasına gizlenen bir tefrit idi bu. İşi esastan ele alanları aşırılıkla suçlayarak İslâm’ı hafife almalarının üstünü örtüyorlardı. Halbuki bu, insanı ve dini tanımamaktır. Bunun için bu iki sınıf din ehli helak olmuşlardır. Biri sırf nefsinin tatmini için dinde aşırılığa kaçanlar, diğeri de Allah'ın rızasından uzak bir şekilde insanları memnun etmek için hükümleri hafife alanlar.

Bu iki durum söz konusu iken bize düşen Allah'ın emrine bağlanarak ifrata ve de tefrite düşmemektir. Allah'ın şu mübarek sözünü de bu bakımından ele alıp kavramalıyız:

“İşte böylece biz sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlara şahit (bir ümmet) olasınız. Rasul de üzerinizde bir şahit olsun.” Yani Allah (C.C.) aralarında Rasul (s.a.v.)'in de bulunduğu halde bu ümmeti adil bir şahit kılmıştır. İşte bu fonksiyonu gereği en hayırlı ve en şerefli bir ümmet olmuştur. İslâm ümmetinin insanlık alemi içindeki yeri bir dağın zirvesi mesabesindedir ki zaten bir şeyin ortası onun en yüksek noktası demektir. Ayette geçen "vasat" kelimesinin, batının kendi kriterlerine dayanarak "orta yol" şeklindeki izahı yerinde değildir. Bu kelime ile "Orta yol" veya "orta çözüm" anlamlarının kastedilmiş olması düşünülemez. Daha önce açıkladığımız gibi bu tarzdaki bir yaklaşım haramdır. Zira İslâm akidesi, İslâm ile küfür arasında bir "orta yol"un olmasını imkansız kılmaktadır. Çünkü bu "orta yol" denilen şey küfrün ta kendisidir. Nitekim bir hal tarzı, bir fikir, bir hüküm, ya iman ya da küfür, ya nur ya da karanlık, ya hidayet ya da dalalet olur. Bunların ortası yoktur. Şer’î hüküm konusunda "Allah'tan başka hüküm koyucu, şari' yoktur" diye bir ifade daha önce de geçmişti. Evet onun hükmünü muhasebe edecek merci yoktur. gerçek şu ki, o hakimlerin hakimidir.

İşte itidal ve aşırılık konusunda İslâm'ın ve batının anlayışları böyledir. Bu iki anlayış arasında hiç benzerlik ve uyum var mıdır? Batı, bu aşırılık diye ilan ettiği tezinin arkasında gizlenerek İslâm ümmetini sömürmeye imkan veren fiili durumun devamını sağlamaktadır. Sömürüsüne engel olacak fikirleri aşırılıkla nitelendirmektedir. Şimdi biz kalkıp onların müslümanları köleleştirmelerine yardımcı mı olacağız?! Halbuki Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

“İşte bunun için davet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heva ve heveslerine uyma.”

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle beraber tevbe edenler de dosdoğru olsunlar. Haddi aşmayın! Şüphesiz O ne yaptığınızı görendir. Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur da Allah'tan başka size yardım edeniniz de olmaz. yardım da görmezsiniz.”

Unutmayalım ki eğer bu din uğranda en hayırlı konumu elde etmek için çırpınır, bu dinin üstün özelliklerini ortaya koymak için aşkla, şevkle çalışırsak, Allah'ın tevfik ve inayetiyle akılları ve gönülleri fethedeceğimiz muhakkaktır. Neticede bu din zafer elde edecektir. Şüphe yok ki kendimiz için istediğimiz hayrı ve iyiliği herkes için arzulamaktayız. Allah, içinde bulunduğumuz bu fiili durumu ıslah etsin. Nasıl bir yağmurla kurumuş topraklara hayat verirse, bu ümmete de sahih akideyle hayat bulmayı nasip etsin. Bütün işler dönüp dolaşıp, eninde sonunda O'na döner.



* * * * *
ARKADAŞLAR SİZLERE BİR MÜSLÜMAN NASIL TEBLİ EDER BUNLA İLGİLİ TÜM METONDARI BI KİTAP VERİYOR ONUN İÇİN BU KİTABI SİZLERLE PAYLAŞTIM....
allah razı olsun kardeşim. emeğine sağlık
Sayfalar: 1 2 3
Referans Adresler